Şu ara gözümde tütüyor zevkle hazırlanmış ve zevkle sonunu getireceğim bir rakı sofrası. Malum, uzu süredir rakı sofralarına oturamıyorum. Zira askerlik, insanın keyif almasını hazmedemeyen bir meslek. Oysa o kutsal kabul edilen üniformaların yeşili ne güzel yakışır beyazlar giymiş rakı sofrasına. Roka, salata, közlenmiş yeşilbiber…

Burada kaldırılabilen tek güzel duygu var; AŞK.

“Aşığım” deyip de anlatmaya başladığınız anda yollarda panter gibi süzülen gece siyahı makam arabaları bile durup içindeki altına boyanmış bol yıldızlılara dinlettiriyor hikâyenizi. Siz anlatırken, bir sigara yakıyor herkes şerefinize. Dumanını kendi sevdiğine yolluyor. Burada kısıtlı tabi imkânlar. Sevmeler eski filmlerdekiler gibi o yüzden. Siyah beyaz ve sessiz… İçinden seviyor eli zorla silah tutan koca adamlar. Sadece, sırtını duvara dayamış telefonlara fısıldıyorlar irili ufaklı aşk sözlerini, sevdiklerine ulaştırsın diye. Kontörleri kadar okşayabiliyorlar kadınlarının saçlarını. Kontörlerinin yetmediği yerde iki damla gözyaşı süzülüyor gözlerinden, “Kartınızı çekiniz” uyarısından kat be kat daha sıcak, ten yakan. Soğuğa rağmen donmayan…

Ben de anlatıyorum aşkımı sağa sola. Burada pek yazamıyorum da. Kelimeleri savuruyorum o yüzden. Uçup soğuktan çatlamış ellerime yapışıyorlar. Gün gelip de kadınımın yanaklarını okşadığımda gidip dudaklarına yapışacaklar.

Askerlik takım elbiseyle bile zor. Evimden, sevdiklerimden ve kadınımdan uzakta… 70’e 190 cm’lik bir yaşam alanım var sadece bana ait, soğuk mavi bir ranzanın üst katında. Camında sevmediğim bir şehrin sokak lambaları asılı koğuşumun. Tek başıma sarıldığım uykularımın gece lambaları… Oysa bu güne başka bir yatakta uyanmalıydım, hem de mavi saçlarını kıtadan kıtaya tarayan, nazlı kadınlar şehrinde. Ve sebebim nöbet olmamalıydı. Uyandığımda bir “kadın” olmalıydı sağ yanımda, gözleri mahmur. Parmak uçlarından öperek uyandırmalıydım, dudaklarından. Kahvaltı hazırlamalıydım, gözlerinde ona hazırladığım ilk kahvaltı sofrasını gördüğünde parıldayan ışığı bekleyerek. Keyif yapmalıydık, işlerden görevlerden kaçıp. Sahile inmeliydik sonra. Komşu kıtaya karşı çaylarımızı yudumlamalıydık. Yorulunca sokaklarda, rakı sofrası için hazırlığa başlamalıydık. Peynir tadıp rakı seçmeliydik; yeni rakı ya da efe yaş üzüm. Sonrası mutfak sefası… Kahkahalarla hazırlamalıydık yemekleri. Arada, içine arzu kırıntıları karışmış birkaç dokunuş, küçük öpüşmeler… Soframızı kurup rakı içmeliydik sevdiğimiz şarkıları söyleyerek. Birbirimizin sesleriyle okşamalıydık kulaklarımızı, eskiden miras kalmış aşk şarkılarıyla, biraz da arabesk yanımızı çıkartarak ortaya. Onun üzerinde parlament mavisi bluzu olmalıydı, benim üzerimde kırmızı gömleğim. 40’ların hanımefendileri ve beyefendileri gibi sevmeliydik birbirimizi anason kokan aşkımızla…

Bunların hepsini bir sonraki yıla saklıyorum. Hayatımın ilk gerçek aşkı söz konusu olunca, kıçı kırık bir sevgililer günü bile anlamlı geliyor çünkü…



Sevgililer günün kutlu olsun “kadın”!

Seni öyle seviyorum ki, bu yazıyla anlatılabilir gibi değil…