bugün, saat 12.30 gibi, bakırköy capacity'nin ana kapısı önünde arkadaşımı beklerken, her bekleyişimde olduğu gibi yerimde sabit duramayıp volta attım, tam yarım saat. zaten hiçbir zaman karizmatik pozlar veremedim. bazı adamlar vardır, sen biri beklerken o da hemen yanında başka birini bekler. beklerken sigara içer, kitap okur, elindeki çiceği düzeltir falan, kimse demez "bu adam ekilmiş yazık, saatlerdir bekliyor." diye. ama ben bir yere dikilip birini beklemeye başlayayım, etraftaki esnaf "gelip kardeş gel bir çorba ısmarlayayım. olmadı bir çay iç..." demeye falan başlıyor. halim o kadar acınası.

aynı güzargah üzerinde deli danalar gibi bir uçtan bir uca yürürken arkamdan gelen bir topuklu ayakkabı kulaklarımı çınlatmaya başladı. topuklu ayakkabının o kusursuz döşenmiş gri-yeşil andezite her değdiğinde çıkardığı o sesin bana hissettirdiklerini, hiç bir müzik dahisinin eseri hissettiremedi henüz. voltamın bir turunu daha tamamlayıp arkamı döndüğümde, her adımında bana neler yaptığını bilmeyen o kadın, binanın girişi için gayet güzel tasarlanmış siyah granitle kaplı beton çiçekliklerin bir kenarına sığışmıştı. beyaz teni ve ensesinde toplayıp at kuyruğu yaptığı kırmızı saçları görüntüsünü asil kılıyordu. üzerinde siyah bir trençkot, altında ise arkadan kısa yırtmaçlı siyah bir kalem etek vardı, tam diz boyunda. bluzünü göremedim ama siyan ince çorap ilk kez gözüme güzel görünüyordu, onun bacaklarında. çantası gibi rugan olan, siyah, ince burun, sivri ve yüksek topuklu ayakkabıları ise ayakkabı fetişimin varlığı hatırlattı bana. güzel bacaklarını noktalayan ince bilekleriyle öyle seksi duruyordu ki ayakkabıları, sırf bu görüntü yüzünden estetik bilminin varlığına şükrettim.

telefonumun sesini duyduğum zaman onu incelerkenki görüntümü merak ettim. sokakta birini çok beğendiğim zaman ona bakmaktan çekinirim. rahatsız olmasından, beğenimi farklı algılamasından korkarım. volta atmaya tekrar başladığımda aslında incelememin birkaç sanineyi geçmediğini farkettim ve hızlı hareketlerle telefonuma cevap verdim;

- alo...
- ...
- tabi ki geldim. 20 dakikadır bekliyorum seni.
- ...

telefondaki sesin bahanelerini ve özürlerini dinlerken onu izlemeyi de ihmal etmiyordum. dikey bir dikdörtgen şeklindeki kısa kulplu, siyah, rugan çantasından sigara paketi ve gümüş bir çakmak çıkardı. o an farkettim ellerinin ne kadar güzel olduğunu. ince ve uzun parmaklı kadınların sigara içmesi her zaman çok hoş görünmüştür gözüme. siyah ojelerini farkettiğimde ise yaşını merak ettim. 32 yaşında olmalıydı ve siyah oje, bu yaşdaki kadınların pek de tercih etmediği bir kozmetikti. bunu da sevmiştim...

gümüş çakmağını yeniden çantasına atarken derin bir nefes çekti sigarasından. iki parmağının arasına sıkıştırdığı sigarayı dudaklarından uzaklaştırıken canım deli gibi sigara istedi. ceplerimi yokladım;

- ya tamam bekliyorum. gelirken de sigara al; muratti. bir de kibrit...
- ...
- ya karşımda öyle bir kadın var ki, ve o kadar güzel sigara içiyor ki... canım çok istedi. al hadi bir tane. paketi evde unutmuşum. hadi görüşürüz.

konuşurken yeni bir tur atmak için ona arkamı döndüğümden ağaya kalktığını görmemiştim. tekrar arkamı döndüğümde ise karşımdaydı. az kalsın ayağına basıyordum. şaşkınlığımı ve heyecanımı gizleyemedim; "aa!! özür dilerim..."

ayağına basmaktan son anda yırttığım için özür dilemediğimin farkında olduğunu sanmıyorum. bakışlarımla ya da sözlerimle onu rahatsız etmiş olabileceğim düşüncesi o kadar utandırmışdı ki beni, o an ağzımda çıkabilecek tek mantıklı cümle "özür dilerim" olabilirdi. aslında kadınlar konusunda bu kadar çekingen değilimdir. ama bir kadının onu "hayvani dürtülerle" gözetlediğimi düşündüğü fikri beni gafil avladı. elindeki sigara paketini, gözlerine bakamayıp bakışlarımı yere indirdiğimde farkettim;

- istemeden kulak misafiri oldum kusra bakmayın. sigarasızlık büyük bir derttir, bilirim. yakın burdan bir tane lütfen.
- hayır hayır, teşekkür ederim. aslında özür dilerim. telefondaki laflarım için... ama kötü bir niyetle söylemedim gerçekten.
- farkettim zaten emin olun, dedi. sanki içini acıtan bir tebessümle. sıkıntılı olmalıydı.

gümüş çakmağıyla sigaramı yaktıktan sonra teşekkür ettim, gözlerinin içine bakarak. siyah bir göz makyajıyla çerçevelenmiş gözleri çakırdı. siyah ve küçük gözbebeğinin etrafını saran zümrüt yeşili, gözbebeğinden uzaklaştıkça yerini açık bir maviye bırakıyordu. ben kırmızı saçlarına başka hiçbir rengin bu kadar yakışmayacağını düşünürken o yerine geçti tekrar.

bir anda tavan yapan heyecanımı sigarayla bastırmaya çalışırken volta atmaya devam ettim. her ona doğru dönüşümde göz göze geliyorduk ve sigara heyecanımın icabına bakmıştı. her derin nefes sert bir yumruktu...

yeniden ayağa kalkıp yanıma bana doğru yürümeye başladı. bu sefer heyecanlı değildim. sigaramdan son fırtı çekip artık ancak açık alanda sigara içebilen tiryakiler için sık aralıklarla dizilmiş ayaklı kültablalarından birinde söndürdüm. kafamı kaldırdığımda yanıma gelmiş, mahçup bir ifadeyle gülümsüyordu;

- ya münasebetsizce gelebilir ama... isterseniz şurda bir kahve içelim? gerçi birini bekiyorsunuz sanırım ama...

reddedemeyeceğim teklifleri sevmiyorum. zayıf karakterli olduğum hissine kapılıyorum sayelerinde. ama gene de hayır diyemedim. oturduk. kahveler gelene kadar konuşmadık. sırayla birbirimizi inceledik, ben kafamı çevirdiğim de o beni, o kafasını çevirdiğinde ben onu... kahvesinden ilk yudumunu alıp fincanı tabağına yerleştirdiğinde, gözlerini gözlerime dikip sordu;

- benimle yatar mısın?

şaşırdım. ağzından çıkan her kelime havada asılı kaldı. sesinde hırs vardı. sevişmekten alması gereken bir ihale ya da kazanması gereken bir yarışmış gibi bahsediyordu. istekli değildi, aksine zorunlu hissettiği için yapmak istediği çok belliydi. gözlerindeki huzursuzluk söylediklerinin alt yazısıydı sanki...

- bunu neden yapayım?
- senin için bir nedeni yok. tek neden bunu istemem... sen olmasan da bir başkasıyla olacak.

neden ben diye sormadım. zaten beni seçmesinin bir nedeni de yoktu. neden şaşırmadığıma şaşırarak sordum;

- alman gereken bir intikam var ve ben de sana yardım mı edeceğim?
- evet, doğru anlamışsın, dedi gözlerini kaçırarak

düşündüklerinden utanmış gibiydi. ucuz yolu seçtiğinin farkına varmıştı. çantasından sigarasını çıkardı gene. bana da uzattı ama almadım bu sefer. o ise derin bir nefes çekti. sokaktan geçen insanlara çakılmıştı bakışları ama hiç birini görmediğinden emindim. dumanı üfledi;

- özür dilerim...

kızabileceğim bir şey yapmamıştı. özürünü duymazdan geldim. kahvemden son kez büyük bir yudum alıp ayağa kalktım. insanlar iç hesaplaşmalarını yaparken ve yeni kararlar verirken yalnız kalmalıdır. elimi uzattım. kafasını bana çevirip gözlerime baktı. şaşkındı. gülümsedim;

- sohbet için teşekkür ederim. kahve ve sigara için de...
- rica ederim, dedi.

şaşkınlık ve mahçubiyet bir kadına bu kadar yakışamazdı. güzel yüzüne en yakışanının bu ifade olduğunu kimse söylememiştir ona. saatlerce seyretmek istediğim bir sahneyi geride bırakıp yürüdüm. kafeden çıktığım an ağlamaya başlayacağından adım gibi emindim.

başladığım noktaya geri döndüğümde arkadaşım da yeni gelmişti. öpüşüp sarıldık. yüzüme bakıp "bir şey mi oldu?" dedi. hayır anlamında kafayı salladım.

sigarayı uzattığında paketi açmadan cebine koydum. bir nefes daha alamazdım...

not: işbu postun sadece ilk iki paragrafı gerçektir.