Yazın, kalan eşyalarını almak için uğradığı günlerden biriydi. Güneş yanaklarımızı ufak ufak ısırsa da hafif bir ürperti geliyordu arada. Bahçedeki ortancalar yavaştan döküyordu çiçeklerini. Eylül görmüş geçirmiş gözlerini süzerek vakur bir edayla şehrimize gireli beş gün olmuştu. Seviyordum Eylül’ü, ince belli bir kadın gibiydi; nazlı ama biraz soğuk.

Saçlarımı kurulamayı bırakıp sigaramdan bir nefes daha çektim. Bornozumu çıkarıp giyinmeye başladım. Siyah pantolonumun ütüsü jilet gibiydi. Kırmızı gömleğimin manşetlerini düzgünce katlayıp amcamın fakülteden mezun olduğum zaman hediye ettiği gümüş kol düğmelerini taktım. Rugan iskarpinlerimi giyip bağcıklarını bağladım, fiyongun iki tarafı da eşit boya gelecek şekilde. Ayakkabılarımla takım kemerimi de takarken perde arasından bahçeye saldım bakışlarımı. Bizimkiler gülüşerek sofrayı kuruyordu. Yemekleri ben yapınca bu iş de onlara kalmıştı tabi. Ben yemek kokusundan kurtulayım diye duş alırken, onlar sofrayı çoktan kurmuş olmalıydı aslında. Tabi lakırdıya dalmışlardı yine. O kadar eğleniyorlardı ki, kıskandım. Hemen aşağıya inmek için aceleyle, saçlarımı her zamanki gibi sola tarayıp briyantin sürdüm. Biraz da parfüm sıktıktan sonra aynada kendimi sözdüm, şöyle tepeden tırnağa. “Tamam” dedim aynadaki kendime, “artık O’na layıksın Kemal Bey.”

Aşağı indiğimde içeride kimse kalmamıştı. Salonun bahçeye açılan kapısından, uçuşan perdelerin arasından kahkaha sesleri geliyordu. Korhan yine bir muzırlık yapmış, herkesi kahkahaya boğmuştu. Verandaya çıktığımda bana da anlattılar hemen. Bizim fakülteden bir hocanın taklidini yapıyormuş, meğer hala unutmamış hergele. Yüzüme yayılan tebessüm sönmeden “Haydi, sofraya geçelim artık” dedim. Herkes masaya geçerken elimi O’na uzattım. Tebessümüm biraz daha büyümüştü sanki. Elimi tuttu, masaya kadar eşlik ettim. Kırmızı bir elbise giymişti o da. Hafif kabarık eteğinin ve kollarının ucu siyah dantelle süslü… Yüksek topuklarının taş zeminde çıkardığı ses kulağıma fevkalade bir şarkı gibi geliyordu.

Beyaz örtüyle giydirilmiş masasın başı her zamanki gibi benimdi. O’nu da hemen sağıma oturttum. Sandalyesini çekerken omuzlarına dökülen siyah saçlarının kokusunu çektim içime. Bir an için, bahar yeniden geldi sandım. Her buklesinde benliğimi kaybedebileceğim kadar güzel kokuyorlardı. Yerime oturup peçeteyi dizlerime serdim. Gözlerimi ona kaçırıyordum ara sıra. El işi gibiydi kirpikleri; siyah, upuzun. Bu gece de çok güzeldi. Yutkundum. Ayhan rakıları dolduruyordu o sıra. En küçüğümüz o diye, sakilik onun işiydi. Benim de rakımı uzattıklarında Korhan ayağa kalktı elinde rakı kadehiyle.

- Beyler ve hanımefendiler… Bu rakı ki ecdadımızın en büyük mirasıdır. Bu rakı masası ki keyfin ve kederin ana kucağıdır. Bu akşam burada atılan her kahkaha, dökülen her gözyaşı, ecdadımızın canına değsin, ruhuna okunan bir Fatiha olsun. Şerefinize!

Büyük kahkahalar eşliğinde kadehlerimizi kaldırdık biz de. Birbirine çarpan kristal bardakların çıkardığı ses göğe yükselirken ilk yudumlarımızı boğazımızdan akıttık. Kadehler masaya inip de masadaki muhabbet tekrar başladığında şöyle bir süzdüm herkesi. Korhan, Ayhan, Güzin, Serpil ve Ulvi fakülteden arkadaşımdı. Her birimiz ayrı bölümlerde okusak da okulun ilk gününden itibaren çok sıkı bir dostluk kurmuştuk. Güzin Enver’le, Serpil Şevki’yle, Korhan da Sevim’le evliydi. Ayhan Gülriz’le, Ulvi’yse Ayfer’le nişanlıydı. Evliliklerle meclisimizi geliştirmişlerdi dostlarım. Benimse bir katkım olmamıştı. Henüz tabii.

Bir de O vardı masada, Mualla. Gülriz’in çalıştığı hastaneden bir hekim arkadaşıydı. Bir akşam yemeğinde tanışmıştık onunla. Hemen, hepimizin kanı ısınmıştı. Ama benim alakam biraz farklıydı. Ben yüzüne bakarken, bilmediğim bir âlemde kayboluyordum sanki.

- Neye gülüyorsun, diye sordu o an Mualla.

Düşünürken gülümsüyormuşum meğer. “Hiç” dedim, “aklıma eski bir anı geldi, bir akşam yemeği. Tebessüm ettirdi işte”. Ben yüzümdeki kızıllığı atmaya çalışırken Ayhan mangaldan balıkları getirdi. Olta balıklarının kokusu sarmıştı bahçeyi. Bir yudum daha aldım rakımdan Güzin tabağımı mezelerle doldururken. Hala arada gözlerimi Mualla’ya kaçırıyor, arada da yakalanıyordum. Dudağının kıvrık kenarlarına iliştirdiği küçük tebessümlerle karşılık veriyordu her seferinde.

İlk kadehin bitmesine yakın, masadaki muhabbet durulmaya başladı hafiften. Ulvi bana bakıp göz kırptı; “Getiriyorum udu”. Herkes bana çevirmişti gözlerini bir anda. Biraz şaşkınlık vardı yüzlerinde, zira çok uzun zamandır şarkı söylemem için yapılan ısrarları bazen kibarca, bazen de soğuk bakışlar eşliğinde geri çeviriyordum. Bu sefer ses çıkarmadan Ulvi’yi beklememin hayretle karşılanması normaldi yani. Ulvi elinde uduyla gelip yanıma çektiği sandalyeye oturdu. Ben ikinci kadehimden büyük bir yudum alırken hüzünlü bir taksime başladı. Bir anda keder basmıştı masayı. Beyler kravatlarını azıcık gevşetmiş, hanımlarsa çenelerini ellerine yaslayıp bakışlarını boş noktalara hapsetmişlerdi. Az önce kahkahadan yıkılan masamızdan şimdi çıt çıkmıyordu. Efkârın kanımızda olduğunu düşünürken Ulvi hazırlanmamı işaret etti. Rakımdan bir yudum daha alıp biraz doğruldum oturduğum yerde. Mualla bakışlarının bana yöneltmişti kirpiklerinin arasından. O an kalp atışlarımın dizemi artmaya başladı ve ben o heyecanla, biraz da sesim titreyerek şarkıya girdim.


Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime


Nihavend makamındaki şarkı iki dudağımın arasından akıyordu usul usul. Ağzımdan çıkan her bir sesle Mualla’nın bakışları altında eziliyor, utanıyordum. O ise karşımda öylece oturuyor, parmaklarını kadehinin dudaklarında gezdirip övünen bakışlarla beni izliyordu.


Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime


Şarkı bittiğinden bizim çocuklar gürültülü bir alkış kopardı. Serpil’in gözleri sulanmıştı biraz. Şevki hemen “kadehimi güzel gözlü kadınlara kaldırıyorum” deyip kadehini eşinin kadehinde çınlattı. İnce adamdı vesselam. Bense kadehimi Mualla’ya doğru kaldırıp “Sanırım senden bahsediyoruz” dedim. Bakışlarını gözlerimden kaçırıp kadehiyle karşılık verdi.

Gece, anason kokusunun yayıldığı bahçemizde daha yavaş akıyor, şarkılarla çınlıyordu. Efkârın bile keyfini çıkarmayı biliyorduk. Her gece gibi bu gece de şarkılarla, danslarla devam ediyordu. Hiç bitmeyecekmiş gibi…

Bir hayli sonra, Korhan ve Ayhan Balkan havalarıyla kendilerinden geçerken Mualla ayağa kalktı. Hareketleri öyle edalıydı ki, zevkle seyrederken sandalyesini çekmek için hamle yapmak bile gelmedi aklıma. Kendimi toplayınca, ben de kalktım hemen.

- Bir şey olmadı ya?
- Hayır hayır, oturmaktan sıkıldım sadece, biraz yürümek istiyorum bahçede.
- Eşlik edeyim mi?
- Tabi ki.

Hemen sandalyesine astığı siyah hırkasını alıp omuzlarına attım. Tam arkasından yürümeye başlayacaktım ki Serpil tuttu kolumdan. Beni kendine doğru çekip “Nereye?” dedi. Şaşkın bakışlarla gözlerine bakarken “İyisin değil mi?” diye devam etti. “Çok iyiyim ben” deyip gülümsedim ve hızlı adımlarla yetiştim Mualla’ya. Bahçenin diğer ucuna doğru, taş yollardan yürümeye başladık. Her adımımla heyecanım daha yüksek bir raddeye varıyordu. Zihnimi yokluyor, etrafıma bakınıyor konuşacak lalettayin bir konu bulmaya çabalıyordum. Derin nefeslerle içime çektiğim begonvil kokuları da beni rahatlamaya yetmiyordu maalesef. Neredeyse bahçenin sonuna gelmiştik ama kalbimin kulaklarımda çınlayan sesi kafamı öyle bir dağıtıyordu ki kelimeleri zihnimde bile toparlayamıyordum hala. Bu yaşımda, gençliğimin toy zamanlarına dönmüştüm. Nihayetinde, ben konuşamadan sessizliği o bozdu, yumuşacık sesiyle beni bir lahza olsun rahatlattı.

- Bahçeni çok beğendim. Ada’nın en güzel bahçesi olsa gerek.
- Teşekkürler. En güzeli mi bilmem ama benim için anlamı büyüktür. Çocukluğum anılarını saklar hala.
- Burada mı büyüdün?
- Bu evde doğdum. Kışlarımı Şişli’de yazlarımıysa burada, Büyükada’da geçirdim, hayatım boyunca.
- Güzel bir çocukluk olmalı.
- Öyleydi.

O kadar güzel gülümsüyordu ki. O gülümsediğinde ne kalbimin sesini duyuyordum, ne de o kafamı allak bullak eden heyecanımı hissediyordum. Arada önüne düşen siyah perçemini küçük bir baş sallamayla geri atıyor, bazen kırmızı elbisesinin eteğiyle oynuyor, bazen de elleriyle omzundaki hırkasını düzeltiyordu. Ne yaparsa yapsın, her hareketi ziyadesiyle narindi. Kadın değil, incecik uzanan, kırmızı bir güldü sanki.

Ben yine hayallerde gezinirken “Bak, yine gülüyorsun.” diye uyandırdı beni. O da gülümsüyordu ama gözlerinde daha net bir merak vardı şimdi. Bu sefer toparlayamadım. Donuk bir ifadeyle bakakalmışken, bir anda daha çok gülmeye başladım. Sinirim mi bozuldu yoksa heyecandan mı bilmiyorum ama kahkahalarım gittikçe büyüyordu. Hayatı boyunca her konuda soğukkanlılığını korumuş olan ben, şimdi telaştan saçmalıyordum. Ben böyle kahkahalara boğulmuşken o da benimle, halime gülüyordu. Artık gözlerimiz sulanmış ağzımız yorulmuştu. Kendimizi yolun hemen yanındaki taş banka attık. Bir süre daha böyle güldükten sonra sakinleştik neyse ki. Ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle baktı bana yine. Cevap verme ihtiyacı hissettim. Bu sefer kaçmak gelmedi içimden. “Benim sana söyleyeceklerim var aslında.” dedim. Titreyen sesim yüzündeki ifadeyi daha da ciddileştirmişti. Artık O da heyecanlıydı ki, yüzü kızarmıştı. Bakışlarını parke taşlarına indirdi.

Cümlelerime bir başlangıç bulmak için duraksadım bir lahza. Etkileyici bir konuşma yapmak için zorlanmazdım genelde ama bu sefer biraz zor olacaktı galiba. Gömleğimin üstten bir düğmesini açtım. Derin bir nefes çekip ciğerlerime, çenesine dokunarak kaldırdım yüzünü. Yavaşça, kızaran yanaklarına rağmen gözlerini gözlerime değdirdi ürkekçe. Çenesi titriyordu. Elimi çektim çenesini okşayarak.

- Mualla… Ben seni seviyorum.

Gözleri parıldamaya başladı bir anda bahçe ışığının altında. Bir damla yaş aktı sol gözünden. Hemen sildim ellerimle ama bu gözyaşıyla kalbim sıkıştı benim. Kıyamamaktan çok korkudandı sanırım. İtirafıma olumsuz bir karşılık almanın korkusuyla kavruldu içim. Diğerlerini de görme gücünü kendimde bulamadım. Kafamı çevirip rahatlamasını beklemeye başladım. Hemen karşımızda, yolun diğer tarafında kırmızı güller vardı, anneannemin daha ben çocukken diktiği. Aynı O’nun gibi incecik uzanmışlardı göğe doğru. Bu zamanlar son zamanlarıydı artık. Öyle zariflerdi ki, öyle güzel şekillenmişti ki dalları, insan yapımı gibiydiler. Ama dikenleri vardı onların, ulaşılmazlardı o yüzden. Dokunmamıza izin yoktu. Korkum, Mualla’ya da dokunamamak, onun tarafından reddedilmekti. Başım ağırlaşmıştı sanki. Dirseklerim dizlerimde, ellerimi kovuşturmuş, gülleri seyrederek bir şeyler söylemesini bekliyordum ki, “Kemal” dedi. Yavaşça kafamı çevirip yüzüne baktım. Gözlerimiz bir an değmişti sadece birbirine ki, yine hızlıca indirdi bakışlarını. Hırkasının kenarıyla oynuyordu. Bu sefer o bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama lafa giremiyordu.

- Ben…
- …
- Ben o kadar mutlu oldum ki, tutamadım kendimi.

Doğruldum hemen yerimde. Söyleyeceklerini tam olarak kestiremesem de hala, içimde küçük bir umut filizlenmişti o an. Gözlerimi kırpmadan yüzüne bakıyor, ağzından çıkacak cümlelere dair küçük ipuçları arıyordum. Gerçi bulsam da anlayabilir miydim bilmiyorum.

Gözlerini yavaşça kaldırdı taş yolun parkelerinden. Gözlerimin ta içine dikti bakışlarını. Koca bahçede tek duyabildiğim onun nefesiydi o an. Her dakika, bir asır gibi akıyordu gözlerimin önünden. Dudaklarını ıslattı hafifçe, kısık bir ses tonuyla parlament mavisi bir cümle bıraktı kucağıma.

- Ben de seni seviyorum Kemal. Ta en başından beri…

Nefes alamıyordum. Hala yaşayabildiğime şaşırıyordum gerçekten. Tüm vücuduma bir ateş yayıldı hemen. Sol yanım o kadar hafifti ki artık, yok deseler ona da inanırdım.

Ellerini yakaladım müthiş bir arzuyla. Sanki yılladır görmemişim de özlemden gözüm dönmüş gibi. Dudaklarım, yüzüme yayılan gülümsemeyle uyuşmuştu. Onun da gözleri artık gözyaşından değil, mutluluktan parıldıyordu. Hiçbir şey söyleyemiyor, sadece bakışıyorduk. Yavaşça yaklaştırdım yüzümü yüzüne. Çekinerek, dudaklarına uzattım dudaklarımı. Onu kızdırmayı, yiyebileceğim tokatı göze alabilecek kadar kendimden geçmiştim. O da engel olmadı ama. Bir saliseliğine kırmızı rujlu dudaklarına değdi dudaklarım. Ayağa fırladı hemen bir hışımla. Kötü bir şey yaptığını fark etmiş küçük bir kız çocuğu gibi etrafına bakınıyordu, bir gören var mı diye. Ayağa kalktım ben de, yanına gidip tuttum omuzlarından. Gözlerimin için baktı yine. Heyecanlarımız bu sefer şekil değiştirmişti. Korkularımız değil de, huzurumuzdu kaynağı.

- Elini tutabilir miyim, diye sordum sessizce.

İçimi ısıtan, utangaç bir tebessümle uzattı incecik ellini. Benim kocaman avucumun içinde kaybolmuştu sanki. Yeniden oturduk banka. Ellerimiz birbirinden ayıramıyor, gözlerimizden başka bir yere bakamıyorduk. O aralık, Ulvi’nin udunun sesini duyduk yine. Mualla küçük bir sevinç çığlığı attı; “En sevdiğim şarkıdır bu benim”. Sesinde farklı bir cıvıltı vardı. “Bir bu şarkıya, bir de kırmızı güllere zaafım vardır benim.” dedi yüzünün her yerine yayılan tebessümüyle. Yüzümde bir tanrıçayı izler gibi ilahi bir ifadeyle, gözlerimi kırpmadan izliyordum onu.

Taş yolda çınlayan ayak seslerini duyduk o an. Serpil gülümseyerek yaklaştı bize;

- Gelmiyor musun? Bak bu şarkıyı da senin söylemeni istiyor bizimkiler. Hadi kırma bizi.

Kafamı çevirip Mualla’ya baktım. Başını sallayıp “Hadi, bu sefer de senden dinleyeyim” dedi. Ayaklandım hemen heyecanla. Elimi uzattım yine. Daha sıcak bir gülümsemeyle “Ben biraz daha burada oturayım. Buradan dinleyeceğim seni” dedi. O kadar güzeldi ki… Serpil’e aldırmayıp hızlıca eğilip bir kere daha öptüm dudaklarından. Kızardı yine cânım yanakları. Yavaşça elini bırakıp Serpil’le yürümeye başladım masaya doğru. Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum. Serpil koluma girip “İyisin değil mi hakikaten?” diye sordu yine. Gözlerine bakıp ilkinden daha da inandırıcı bir sesle “Uzun zamandır hiç olmadığım kadar…” dedim. Gülümsedi yine. Biz masaya vardığımızda Ulvi, şarkının girişini üçüncü kere çalıyordu. Daha da çok bekletmeden yerime oturup başladım şarkıya. Gözlerim kapalı. Aklımda Mualla’nın kırmızı gülden yanakları…


Kırmızı gülün âli var
Her gün ağlasam da yeri var
Bugün benim efkârım var
Ah bu gönül arz eder seni seni, yar seni.


Çocukluğumun sığınağı olan bu bahçe, 32 yıllık hayatımın hiçbir anında, 1944 yılının bu sıcak eylül gecesinde olduğu kadar güzel bir vakaya şahitlik etmemişti. Senelerdir düşlediğim gibi, onu bu bahçede ağırlamış ve nihayetinde aşkımı ilan etmiştim. Hayallerimin kadını hayallerimin ana vatanındaydı artık.

Şarkı bittikten sonra, Mualla’nın topuklarının sesi çınlamaya başladı yine kulaklarımda. Arkama hiç dönmeden bekledim. Sadece dinledim. O yaklaştıkça bana yaşattığı huzur tüm bedenime yayılıyordu. En nihayetinde, boynuma doladı kollarını. Daha cesurdu sanki, daha yürekli. Aslında hiç yokmuş gibi ya da hep buradaymış gibi sarıldı bana. Nefesi saçlarımın arasından esiyordu. Yüreğim aşkıyla, tenim nefesiyle kavruldu. Gözlerimden iki damla yaş aktı.

Kederin ana kucağı bu rakı masasında, mutluluktan ağlıyordum.


__________ ___ __________



Kemal’in ağladığını gören herkes sus pus oldu. Gece boyunca sohbetle, kahkahayla, şarkılarla çınlayan masadan çıt çıkmıyordu.

Kemal, biraz sonra gözyaşlarını silerek ayağa kalktı. Rakısından büyük bir yudum alıp hızlı adımlarla odasına çıktı. Hıçkırıyordu artık. Masadakilerin içi sızladı. Dostlarının yarasına merhem olamamanın çaresizliği vardı yüzlerinde.

Güzin sulanan gözlerini gökyüzüne çevirdi. Gözyaşlarına engel olabilecekti sanki. Ulvi, udunu bir kenara bırakıp dirseklerini masaya dayadı. Yorgun bir tavrı vardı. Gecenin sonunun iyi olacağını düşünüyordu; “Şarkı da söyleyince, bu gece iyi olacak sandım”. Korhan iç çekip “Kolay değil hemen unutmak be Ulvi” dedi, “Onca yıl sakla aşkını, tam da sevdiğini söyleyeceğin gün ölüm haberini al sevdiğinin. Zor be… Çok zor.”

Öylece oturdular masada bir süre. Rakı bardakları çınlatılmadan kaldırılıp sessizce indirildi masaya. Sonra, hiçbir şeye dokunmadan onlar da girdiler eve. Sabah her şeyin daha iyi olacağına dair umutlar bıraktılar anason kokan boş rakı kadehlerine, sessizce. Sabah Kemal’in odasına giren Serpil’in attığı çığlık bahçeden tüm Büyükada’ya yayılana kadar da bozulmadı bu sessizlik.

Kemal, doğduğu evde astı kendini. Hayallerinin ana vatanına gömdü yıllarca sakladığını aşkını.

Kırmızı güller de, bir daha açmadı.