Check out the Latest Articles:

21 Nisan 2010 Çarşamba

Genç kadın, "çok sarhoşum" ben deyip kafasını adamın uzun saçlarına gömdü. Adam, "çok sarhoşum" cümlesinin ne anlama geldiğini biliyordu. Haklı sayılamayacağı koşullarda, sadece o an aklından geçeni yapmak isteyen insanlar suçu bir başkasına, bir başka şeye atmak için bu cümleyi kullanır. "Şu andan sonra olabilecekler karşısında tepkini tahmin edemiyorum. Bir sorun olursa eğer diye şimdiden savunmamı yapıyorum."

Adam, "Tamam hadi yat o zaman" dedi.


___________ 3 saat önce ____________



Sigarasından bir fırt çekip kül tablasına koydu genç adam. Tekila şişesine uzanıp beşince shotları doldurdu. Genç kadın içmeye başlamadan bir oyun başlatmıştı; her shottan sonra, her ikisi de birer soru soracaktı diğerine, birbirleri hakkında bilmediklerini öğreneceklerdi. Adam bu fikri ilk duyduğunda "birbirimiz hakkında bilmediğimiz ne olabilir ki?" dediğinde, kadın "Liseden beri çok zaman geçti. Bilmediğimiz bir şey muhakkak vardır" deyip güldü. Adam bu gülüşün altında yatanı biliyordu.

Shot bardakları beşinci kez masaya boş olarak konulduğunda kadın "Sıra bende" deyip gülümsedi yine. İşin renginin değiştiğini biliyordu adam. Ve beklediği soru geldi;

- Bana hala âşık mısın?

Biraz durduktan sonra;

- Bu kadar zamandan sonra, o liseli gencin seni aşkıyla beklediğini düşünme. Belki fazla gerçekçi bir cümle ama duyguların da bir son kullanma tarihi var. Ama seni öpseydim eğer ne hissederdim hala merak ediyorum. Gerçekten dostum musun, yoksa o hissettiklerim aşk mıydı? Bu sorunun cevabını ancak o zaman bulabilirdim.

Kadın gülümsedi. Belki de beklediği cevap içten bir evetti. Adam bunu hiçbir zaman bilemezdi. Aynı soruyu kadına sordu. Farklı bir cevap beklemiyordu. Kadın aldığı cevabı farklı kelimelerle geri verdi. Adam güldü;

- Seni çok iyi tanıdığımı biliyordum.

Shot bardakları dokuzuncu kez boş kaldığında adam daha içmiyoruz dedi. Bardakları ve şişeyi mutfağa götürmek için yerinden kalktı. Kadın müziği değiştiriyordu. Genç adam geri geldiğinde kendisi için hazırlanmış kanepede kadının yattığını gördü;

— Hadi yatağına git.
— Hayır...
— Hadi ama...
— Sen gel buraya.
— Birlikte yatamayız.
— Hadiiii...

Adam takındığı isteksiz tavra rağmen içten içe isteyerek kadının yanına uzandı. Ona ve kendine “Dur” demesi gerektiğini biliyor ama diyemiyordu. Tek yapabildiği başlatan taraf olmamaktı. Genç kadın, "Çok sarhoşum" ben deyip kafasını adamın uzun saçlarına gömdü. Adam, "Çok sarhoşum" cümlesinin ne anlama geldiğini biliyordu. Haklı sayılamayacağı koşullarda, sadece o an aklından geçeni yapmak isteyen insanlar suçu bir başkasına, bir başka şeye atmak için bu cümleyi kullanır. "Şu andan sonra olabilecekler karşısında tepkini tahmin edemiyorum. Bir sorun olursa eğer diye şimdiden savunmamı yapıyorum."

Adam, "Tamam hadi yat o zaman" dedi.

Daha bir dakika olmamıştı ki kadın adama sarıldı. Adam olacakları biliyor ama sadece içini rahatlatmak için pasif kalıyordu. Kadın onu öpene kadar kılını kıpırdatmadı. Sadece öpücüğe karşılık verdi. Yıllardır zihninin derinlerinde sakladığı, arada unuttuğu sorunun cevabı bu öpücükteydi. Cevabı, dudaklarıyla kontrol etti.

Kadın, işi ileri götürmek istercesine hareketlenmeye başladı. Elleri adamın vücudunda geziyor, tekilanın etkisiyle yanan teninin sıcaklığını iyice arttırıyordu. Adam karşı koymaktan vazgeçip kadının vücudunu parmak uçları ve dudaklarıyla keşfetmeye başladı o anlarda. Kaderde ufak bir oynama yapabilseydi eğer şu an öptüğü göğüslere, dokunduğu tene ve arzuladığı kadına sahip olabileceğini biliyordu. Ama böyle bir teknolojinin hiçbir zaman var olmayacağının farkındaydı. Kadın bir başkasının sevgilisiydi artık ve o bu şehveti tatmak için dikenli tellerin arasından geçip büyük bir risk almıştı. Başlatan taraf olmadığı halde suç ortağı olduğunu biliyordu. Bunun başlatmakla alakası yoktu aslında. Aldatmak, her şekliyle aynıydı ve o da bu günahın bir parçasıydı. Bunları düşünmekten vazgeçip üzerindeki kadını yatağın diğer tarafına itip üzerine çıktı. Nefes sesleri hızlanmış ve sıcağında etkisiyle vücutlarını ince bir nem tabakası kaplamıştı. Adam kadının çıplak teninden ellerini çekmiyor, nefesini kadının bembeyaz göğüslerinin arasına üflüyordu. Kadın, adamı sertçe üzerinden itti. Deminki gibi üzerine çıkıp ellerini adamın kasıklarına götürdü;

—Bunu hissetmek istiyorum...

Hareketleri hırçın, sesi istekliydi. Adam kadını kendine çekip dudaklarına yapıştı. Böyle bir sorunun cevabı kulağa değil, ancak dudaklara fısıldanabilirdi. Uzun öpüşmelerin, kıvılcımlar çıkaran istekli dokunuşların ardından adam, kadının çıplak tenine değen erkekliğiyle en mahremine girmeye hazırlanıyordu artık. Kadın, dudaklarını adamın dudaklarından çekip, önce boynuna, sonra kulağına götürdü. Islak dudakları arasından çıkabilecek en kararsız ses tonuyla;

— Aslında bunu hem istiyor, hem de istemiyorum, dedi.

Adam bir anda irkildi. İradesi arzularına yenik düşmüştü. Aşk, eskimiş de olsa hala şehveti arttırabiliyordu. O da, eskimiş aşkının etkisiyle yapmaması gereken şeyler yapmış âdem’in asırlar evvel yaptığı hatayı yapıp yasak elmadan bir ısırık almıştı. Üzerindeki kadını itip doğruldu, uzun saçlarını yüzünden çekip eliyle arkaya doğru tararken fısıldadı;

— Yatağına git artık.
— …
— Lütfen.

Lütfen, sadece nezaketen eklenmişti sanki. Öyle bir tonlamayla söyledi ki bunu, kadın söylenenin bir ricadan çok emir olduğunu anlamıştı. Adama sarılıp "Yanında kalmak istiyorum" dedi. "...seninle olmak istiyorum". Adam yataktan çıkıp koltuğa oturdu; "O zaman ben burada uyurum, sen de orda". Kadın, adamın kararlılığının farkına vardığı zaman, dönen başını sabitlemeye çalışarak kalktı yataktan. Duvara tutunarak yürürken, arkasına dönüp "İyi geceler" dedi.

Adam, fısıldayarak "iyi geceler" dedi kadının arkasından. Kadın bunu duymamıştı, duvardan kuvvet alarak yürüyordu ince uzun koridorda. Adam, kadının çıplak ayaklarının granit zeminde çıkardığı sesler kesilene kadar kıpırdamadı. Müziği kapatıp kanepeye uzandığında gün ağarıyordu. Dudağının kanadığını fark etti o an. Yıllar önce kalbini kanatan aşk, artık sadece dudağını kanatıyordu.

Gözlerini kapattı. Uyandığında yine eski dostunun evinde olacaktı. Az önce seviştiği kadın ise lisede âşık olduğu kadındı sadece. Yıllar önce bitmiş aşkın tortusunu sildi dudaklarından. Başka bir adamın tadı geldi ağzına. Kadının dudaklarının asıl sahibiydi o. Tiksindi kendinden. Aldatmaya yardım ve yataklık suçundan yargıladı kendini rüyalarında. Katıksız hapis verdi kendine ceza olarak, uyandığı zaman cezasının biteceğini bilerek. Sadece bir insandı o da. Kendine notlar ve cezalar çıkarsa da sonuçlardan, her insan kadar adileşebiliyordu bazı durumlarda. Her şey insandandı.

Hala...

16 Nisan 2010 Cuma

Kırmızı kaşkolünü takıp çıktı sokağa. Yürüdü. Sadece yürüdü. Ne düşündü ne de başka bir şey...

Sadece yürüdü.

Yürümek rahatlatan bir şeydi sanırım onun için. Bir yerlerden uzaklaşmak beyninden ve bedeninden de uzaklaştığı hissini yaşatırdı ona. Bu da dinginlik demekti. Sakinlik. Hiçbir şeyin olmaması demekti yanında, sağında, solunda ve arkanda.

Yürüdüğü yollar tanıdıktı en başta. Sonra çok da alışık olmadığı ama gene de bildiği yollar uzandı önünde.

Ne kadar zaman geçmişti bilenmez. Kara batıp çıkan ayaklarının donmaya başladığını hissettiği andı herhalde. Durdu. Döndü, arkasına baktı. Sanki birini aradı. Ama kimi arayabilirdi ki. Ne için baktı sanki. O da bilemedi.

Düşündü. Yola çıktığından beri, ilk kez o an, aslında pek çok şeyi bilmediğini düşündü. Tarihle ilgili hiçbir şey bilmezdi mesela. Sadece, Malazgirt Meydan Muharebesi’yle Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı kalmış aklında. Annesinin neden onu hiç emzirmediğini de bilmezdi. Ya da neden terk ettiğini de… Doktor oral tatminsizlik demişti tırnaklarını yeme problemi için. Çocukluğunda annesinin memesini emmediği içinmiş. İlk kez o zaman annesinin onu daha küçücük bir çocukken terk ettiğine üzüldü. “Madem terk edecektin, bari emzirseydin.”

Doktor bir çok sorununu da buna bağlamıştı. Ona ilgi gösteren her kadınla yatmak isteyişi, onları bu istekle ayartması, sonra da sadece sarılarak uyumasının tek sebebi gene buymuş mesela.

O kadınların şaşkınlığı geldi sonra aklına. O bakışmalar, dokunmalar ve öpüşmelerden sonra sabaha kadar sevişeceklerini düşünen kadınlara, sadece kendilerine sarılıp uyumak istediğini söylediğinde kadınların yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesi… Ne kadar da sıkıcıydı.

O hiçbir şeye şaşırmazdı çünkü. Şaşırabileceği ne kalmıştı ki. Eğer bir gün, ilk kez, bir şeye şaşırırsa bunu da şaşırmazdı.

Sıkıldı düşünmekten. Gene beynini susturmaya çalıştı. Demin ki gibi kat-i sessizlikti istediği.

O an karşıdan gelen iki güçlü ışık gözünü aldı. Durdu. Gözlerine siper etti elini. Gelen araba yanından geçerken yavaşladı. Onu geçti ve biraz ilerden geri geldi.

“İsterseniz sizi gideceğiniz yere bırakabilirim” dedi ince bir ses.

Eğilip açılan otomatik camdan içeri baktı. Tam seçemedi yüzünü. Ama kadındı.

“Teşekkür ederim ama hiç gerek yok.” dedi. Sesi o kadar kırılgan çıkmıştı ki, o soğukta, havada donacak ve biraz sonra çatlayacak diye düşündü kadın.

“Hadi ama… Saatten haberiniz var mı sizin? Hem kar da yağıyor. Binin arabaya. Lütfen…”

Bu “lütfen” kelimesi insan sesinin en masum tonunda söylenmişti. “Çocuk gibi.” dedi içinden. “Eğer annem beni terk etmeseydi, çocukken onu kızdırdığımda ondan böyle af dilerdim herhalde”

Hiçbir şey demeden bindi arabaya. Arka koltuğa oturdu ama nedenini bilemedi. Düşünmedi de zaten…

Sustular…

Uzun süre sonra kafasını kaldırıp camdan dışarıyı görmeye çalıştı… Hala evine yaklaşmamışlardı bile. Ne çok yürümüş…

“Siz susunca bende sustum ama artık birkaç kelime edelim isterseniz?” dedi kadın.

Uzun sessizlikten sonra acayip gelmişti kulağına bu sesler. Uykudan uyanmak istermiş gibi gözlerini kapayıp açtı. Sesi dondurucu bir tondaydı: “Ne konuşmak istersiniz?”

Kadın bu cümleyle karın soğuğundan daha fazlasını hissetti teninde. Cümlenin kendisi değil ama adamın tonlaması o kadar soğuktu ki…

Fark etti kadının bozulduğunu. “Şeyyy… Üzgünüm. Sinirlerim bozuk biraz. Kabalık etmek istemezdim.” Soğuğa rağmen kızarmasına şaşırdı. Daha önce hiç kızarmayan biri bu soğukta nasılda ateşe gömülmüştü.

“Rica ederim. Önemli değil.” dedi ve bir daha terslenme korkusuyla sustu.

“Adım Erk… Senin?”

İlk kez sen demişti. Biraz pişman oldu sanki. Ne gerek vardı ki. Yanlış anlamasaydı bari…

Kadın sevdi bu başlangıcı. Anlamıştı hatasını ve sıcaklık olsun diye sen demişti. Bir artı puandı bu. “Bende Buse.” Bunu söylerken aynadan arkadaki gözlere bakıyordu. Belliydi bu ilgi gösterisinin zoraki yapıldığı. Kadın bir şey yapma ihtiyacı duydu. “Şurada bir kahve içer misin benle?”

“Olur!” sesindeki coşkuya kendi de anlam verememişti. Kadının gönlünü almak için yapılacak olsa bile fazla bir tavırdı bu.

Arabadan inip yol kenarındaki salaş kafeye girdiler. Hemen oturdular. Kahveler gelene kadar kimse konuşmadı. İlk yudumu alırken “Kötü bir şey mi var?” deme cesaretini gösterdi Buse. Gelecek cevaptan korktu biraz. Tanımadığı bir adama neden böyle bir şey sorduysa.

Kafasını kaldırıp kadına baktı Erk. Hala bir şey dememişti. Sadece bakıyordu.

Buse rahatsız oldu. “Özür dilerim. Beni ilgilendirmez tabi. Kusura bakma lütfen…” Buse’nin rengi değişmişti. Kafasını kocaman kahve fincanına sokmak ister gibi yumuldu fincana, gözlerini adamdan kaçırıyordu.

Gözlerini kadının üstünden çekip fincanın ağız kısmı etrafında dönen parmağını takip etmeye başladı Erk. “Belli bir şey yok aslında. Bir iç hesaplaşma ve bunun verdiği yorgunluk. İnsan kendini sorgularken, hayatından sıkılırken çok fazla güç harcıyor sanırım.”

Bu sefer Buse adama dikti gözlerini. Farklı bir adamdı bu. Onunla yaşamak zor olsa gerek. “Zor olsa gerek tabi. İnsan kendine dışarıdan bakamıyor.” dedi kahveden bir yudum daha almadan önce Buse.

Kafasını salladı sadece Erk…

“Belki bıraksan, hiç düşünmesen daha iyi... Yani bu güne kadar kimse kendiyle olan sorunlarını bitirememiş. Sen neden uğraşasın ki…” yeniden girmişti söze Buse kahvesinden aldığı yudumun ardından.

“Takatim kalmadı sanırım hiçbir şeye. Hemen bitsin istiyorum. Ben bitiremezsem kimse bitiremez gibi geliyor. Öyle boşa da olsa kürek çekmek beni rahatlatıyor.”

Kafasını anlıyorum der gibi sallayarak başka bir yudum için ağzına götürdü fincanı Buse.

“Tüm yarınlarımı bir tek dünüme değiştim demişti genç yaşta ölen ünlü bir kadın. Ben de tüm dünlerimi yarınlarım için didik didik ediyorum. Bir şey buldun mu dersen sana cevap veremem. Ama bunu yapmayınca hiç duramıyorum.”

Buse dikkatlice devamını bekliyordu konuşmanın.

Erk, yabancı biriyle konuşmanın verdiği huzurun doruğundaydı. Devam etti.

- Annem ben doğduktan bir hafta sonra terk etti beni. Etmiş yani. Bunu öğrendiğim andan itibaren nedenini merak ediyorum. Bu kadar sevilemeyecek biri miydim ki diyorum kendi kendime. Daha ufacık bir bebektim o zaman. Ne yapmış olabilirim ki?
- ...
- Biliyor musun? Çocukken Sezen Aksu’yu annem sanırdım. Birileri onu kaçırmıştı ve zorla şarkı söyletiyorlardı. O da tüm şarkılarını bana söylüyordu. Geçen gün bunu anlattığımda psikoloğum bunun beynimin acıyı hafifletmek için oluşturduğunu söyledi. Kendi kendime küçük bir hikâye yazmışım yani. Bunun büyük bir acı olduğunu doktor bunu söylediğinde anladım aslında. Ha bir de Sezen Aksu’nun yani annemin “Küçüğüm” şarkısını bana yazdığını düşünürdüm. Benden af dilerdi o şarkıda. Bende zordayım derdi. Bu yüzden seni bırakıp gittim derdi. Bende anlardım onu. Affederdim. Şimdi affedemiyorum ama…

Buse elindeki fincana bakarak buruk bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına, suratına. Konuşmadı.

Erk daha önce hissetmediği tüm duyguları hissediyordu artık sanki. Merak duygusu mesela... Kadın neden gülüyordu böyle? Bir şeyi hatırlamış gibiydi. Ne olduğunu merak ediyordu o an.

“Ben de çocuğumu bırakıp gitmek zorunda kaldım biliyor musun? Şimdi benim oğlumun da bu durumda olabileceği fikri pekiyi gelmedi sanırım bana.”

Bu cümleleri Buse’nin ağzından döküldüğünde Erk’in merakı dindi ama pişman olmuştu Erk sanki. Anlattıklarının kötü şeyler hatırlatmasına üzüldü. Ama aynı anda annesine duyduğu kin tüm azametiyle ayaklanmıştı. Sanki annesiydi karşısındaki.

Buse’nin yaşarmış gözlerine kitlenmiş gözlerini geri çekmeye çalışırken titrek bir sesle sordu. Sanki soruyu kendi annesi cevaplayacaktı. “Peki… Neden gittin?”

Yıllardır yapamadığı bir şeyi yapmış gibi rahatladı o an. Kırmızı kaşkolünün püskülleriyle oynamaya devam etti. Cevabı beklerken artan heyecanını atlatmanın yolu buymuş gibi.

“Babasıyla sürekli kavga eden bir çift olmuştuk, ayrılmak için dava açtım. Boşanmayı kabul etti ama oğlum bende kalacak dedi. İtiraz etmemle birlikte oğlumu kucağına aldı ve bağırmaya başladı. Eğer oğlumu almaya kalkarsan buna her şekilde engel olacağını söyledi. Onu bana vermektense öldüreceğini söyledi ve elindeki sigarayı oğlumun o küçücük ayağına götürdü. O haldeyken hayır diyemezdim. Tamam diye bağırdım haykırarak. Ben ayrıldım evden. Oğlumu geri almaya söz vererek. Daha sonra kaybettim izlerini, benden kaçırıyor hala oğlumu. O günden beri o yaştaki her çocuk benim oğlum gibi geliyor. Hangi sebeple olursa olsun bırakıp gitsen de, hep senin oğlun kalıyor geride bıraktığın o çocuk. Annen de seni unutmamıştır emin ol.”

İçinde bir ferahlık hissetti Erk. Hikâye kendi hikâyesiyle uyuşmasa da son cümle onu kendinden geçirdi. “Hangi sebeple olursa olsun bırakıp gitsen de o hep senin oğlun kalıyor geride bıraktığın o çocuk.”

Kadın, Erk’in bu cümleyi tekrar ettiğini duyduğunda anladı o an ne hissettiğini. O da rahatlamıştı. Sanki kendi oğluna yapmıştı bu açıklamayı. Kahvesinden son yudumunu alırken oğlundan özür diledi sessizce, daha cesur olamadığı için. Fincanı masaya bırakıp arkasına yaslandığında az öncekinden farklı bir şey vardı havada.

Biraz sonra bir şarkı çalmaya başladı mekânda. Erk yaslandığı sandalyeden biraz kaykılıp camdan baktı. Kar yeniden yağıyordu. Bu sefer hoşuna gitti bu görüntü. Beyaz, güzel bir renkti. Tekrar yaslandı arkasına. Gözlerini kapayıp düşünmeye başladı. Belki de onun annesi de hala seviyordu onu. Belki de isteyerek bırakmamıştı. İyi ihtimaller de düşünülebilirdi. O andan itibaren annesine kızamayacağını fark etti ve ona şarkılar söyleyen annesini değil de gerçek annesini ilk kez affetti. Her ne kadar eksikse de bir yanı, uzakta da olsa da bir annesi olsun diye affetmesi lazımdı onu.

Çalan şarkıyı o an fark etti. Bir “anne” çocuğundan özür diliyordu şarkıda. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bir şey vardı şimdi içinde. Farklı bir şey… Adını bilmediği bir rahatlık türü... Dertsizlik gibi mutluluk gibi değil. Başka bir şey…

Buse geldi aklına. Sorununu ancak kendi kendine çözebileceğini düşünürken hiç tanımadığı biri çözmüştü sorununu. Daha doğrusu başka başka pencereler açmıştı önünde. “Ne güzel bir gece.” dedi içinden. Buse’ye çevirdi kafasını minnetle karışık başka, farklı duygularla…

“Huzur… Şu an hissettiğin şeyin adı huzur…” dedi Buse hemen.

Erk durdu. “Evet, huzur…” Bulmuştu adını o acayip hissin işte… “Gidelim mi?” dedi Buse’ye. Bunu söylerken elini tutuyordu. Buse şaşırmadı. Beklediği bir şeymiş, sanki her zaman el elermiş gibi baktı Erk’in yüzüne…

“Gidelim” dedi o da.

Açılan kapı rüzgâr yüzünden hızla kapandı. Masada kalan fincanlarda ise dudak izi değil bir iç hesaplaşmadan sonra işlevini yitiren kinin tortusu vardı.

_________


Yazıdığım ilk ciddi öyküyü okudun... yazım tarihi: 03.03.2007 saat: 00.24

10 Nisan 2010 Cumartesi

“Bu son nefesim” diyerek bitirmediğim her sigaramın arkasından bir tane daha yakmak zorunda kalıyorum. Kül tablasında unutup da kendiliğinden sönen sigaraları içilmiş saymıyorum çünkü. Ben, yine bu sebeple ikinci sigaramı yakarken o odaya girdi. Akşamdan beri ilk kez kafamı çevirip baktım, yüzüne değil de boşluğa bakar gibi… Üzerinde geçen yaz eteğine döktüğüm kahveyle lekelediğim maksi elbisesi vardı. Hatıralarımla veda etmek istediğini anlamak benim için pek de zor olmadı. Onu izlemeyi bırakıp yüzümü tekrar cama döndüm.

_______________ _ _______________


Başka bir hayat yaşamaya karar verdiğinden habersizdim dün akşama kadar. Yemek yerken yeni planlarından bahsetmeye başladığında şaşırmayı bile beceremedim. Ben, bitmeyen bir hayatı birlikte yaşayacağımızı düşünürken o, içinde beni barındırmayan hayallerin başkahramanı ilan etmiş kendini. Kızmaya hakkım olsa bile kızamayacağımı bildiğinden mi bilinmez, sükûnetle anlattı bana bundan sonra yapmak istediklerini. Anlatırken yemek yemeğe devam ederek cümlelerinin çok da önemli olmadığına inandırmaya çalışıyordu beni. Bağırıp çağırsam, masayı devirip onu evden kovsam rahatlayacaktı aslında, ama bunu yapmayacağımı biliyordu. Bu yüzden omzundaki yük daha da artıyor; sakinliğime ayak uydurmaya, canımı yakmamaya gayret ederek içini rahatlatmaya çalışıyordu. Ben sustukça kendini daha da suçlu hissettiğini gözlerinden okuyordum.

“Yarın akşam, bu sofraya yalnız oturacaksın” dediğinde çatalı tabağın soluna, bıçağıysa sağına yaslayıp ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu. Bana değil, salatanın suyunda yüzen yağ baloncuklarına bakıyordu. Amacı beni tahrik etmek, bağırıp çağırmamı sağlamaktı. Tek kelime etmeden sofradan kalktım. Dizimdeki peçeteyi masaya fırlatmam bile onun bir nebze olsun rahatlatacakken ben Tibetli bir rahip dinginliğinde hareket ediyordum. Amacım daha çok acı çekmesini sağlamak değildi, sadece başka türlü tepki vermek gelmiyordu içimden.

O, gözlerini bana yönelttiğinde ben sırtım ona dönük bir şekilde cama bakan koltuğa oturdum. Kafamı çevirirsem gözyaşlarında suretimi göreceğimi bildiğimden, onu görüş alanımdan çıkarmak daha iyi bir fikirmiş gibi gelmişti o an. Sabaha kadar kalkmadım yerimden, o eşyalarını toplamaya başladığında bile. Ki, buna kırıldığını biliyorum. Hala bana kırılma hakkını kendinde görebildiğini de…

Oda güneşin ışığıyla, kül tablası ise izmaritle dolduğunda, ben hala tek kelime etmemişken o eşyalarıyla beraber gözyaşlarını da bavuluna doldurmuştu. İstediği şeyi yapan biri neden ağlar hala anlayabilmiş değilim. Ben, hiçbir şeyi anlamlandıramadığımdan soru dahi soramazken o, istediği şeyi yaptığını halde nasıl oluyor da ağlayabiliyordu. “İstediğin gitmekse neden benim karşı koymamı bekliyorsun ki?” diyemedim, demek istemedim. Suskunluğumun daha sonraları, içki sofralarında “keşke”lerle süslenerek anlatacağım bir pişmanlık sebebine dönüşeceğini bilerek ağzımı sadece sigaramdan bir nefes için açmaya devam ettim. O kadar kırgındım ki, kendi sesimle bile tuzla buz olabilirdim.

Kül tablasında unuttuğumdan kendi kendine sönen sigarayı içilmiş sayamadığımdan, ikinci sigaramı yakarken o odaya girdi. Akşamdan beri ilk kez kafamı çevirip baktım, yüzüne değil de, boşluğa bakar gibi… Üzerinde geçen yaz eteğine döktüğüm kahveyle lekelediğim maksi elbisesi vardı. Hatıralarımla veda etmek istediğini anlamak benim için pek de zor olmadı. Onu izlemeyi bırakıp yüzümü tekrar cama döndüm.

— Akşamdan beri hiç konuşmadın, şimdi de konuşma lütfen. Konuşursan gidemeyebilirim ve hayallerimin yarım kalmasını sevmem bilirsin.
— …
— Eşyalarımı aldım. Benden bir şey kaldıysa ve seni rahatsız ederse atabilirsin. Sadece sardunyalarıma sahip çık lütfen. İki günde bir sulaman yeterli olur. Tek istediğim bu. Kendine iyi bak.

Ağzından son çıkan kelimenin ardından birkaç dakika sonra duyduğum kapı sesiyle beraber gözlerimin kinini kusmasına engel olamadım. Kırıklarımı sükûnetimle sarmaya çalışırken, içimdeki öfkeyi görmezden gelmişim meğer. Hışımla yerimden kalkıp elime geçen ne varsa etrafa fırlatmaya başladım. Biblo, vazo, saat, bardak, sandalye… En sonundan yorgun düşüp olduğum yere, dizlerimin üzerine yığıldım. Gözyaşlarım akmaya devam ettiği halde artık sesim çıkmıyordu. Çıkamıyordu.

Ne kadar süre sonra bilmiyorum, ayağa kalkacak gücü kendimde bulduğum zaman, terasa çıktım. Yan dairenin terasıyla bizimkinin ayıran taş kaplamalı duvara yaslı, ince ve uzun bir masanın üzerine dizili renk renk çiçekli sardunyalara baktım. En çok sakız olanları severdi. Aklımdan geçen önce sakız sardunyalardan başlayarak hepsini parçalamak olsa da yapamayacağımı biliyordum. Hatırlattıklarına rağmen onlarla yaşamaya alışacaktım. Götürdüklerine rağmen onsuz yaşamaya alışacağım gibi…

_______________ _ _______________


Kül tablasında unuttuğumdan kendi kendine sönen sigarayı içilmiş sayamadığımdan yaktığım ikinci sigarayı, son nefesini çektikten sonra söndürdüm. Cama bakan koltuğumda oturuyordum ve camın hemen arkası terastı. Bu evi sırf bu terasa hayran olduğu için almıştık. “Sardunyalar dikeriz saksılara. Akşamları da geçer kahve içeriz senle karşılıklı burada” diye kandırdı beni. Benim kanmaya hazır olduğumu biliyordu da gerçi. Bilmediği, bu terasta, o sardunyaların arasında öleceğiydi.

Bundan birkaç yaz önce, serin esintilerle rahatlayan sıcak bir akşamüzerinde, ben yeni kalktığımız sofrayı toplayıp gene bu koltuğu kurulmuştum, o sardunyaları suluyordu. “Yarı gölgeyi severler. Bu yüzden terasın bu tarafı cennet bunlar için. Baksana nasıl açtılar” diye anlatıyordu bana çiçeklerini yumuşacık sesiyle. Ben, yüzümde huzurlu bir tebessümle, hayran hayran dinliyordum onu, gözlerim sardunyaların yapraklarında ve çiçeklerinde gezen narin ellerinde. Üzerinde geçen yaz kahve dökerek lekelediğim maksi elbisesi vardı. Eteklerinde benden bir iz var diye giyiyordu bu elbiseyi hala, o koca lekeye rağmen. Sonra birden, hiçbir şey yokken, sigaraya uzanmak için gözümü onun üzerinden çektiğim kısacık bir anda olduğu yere yığılıp kaldı. Hastaneye giderken ambulansta “beni yalnız bırakma” diye ona yalvarırken kısık bir sesle, kesik kesik “sardunyalarım seninle kalacak” dedi.

Hastaneden eve tek döndüğüm o günden sonra, kabullenemediğim ölümünün acısını azaltmak için durumumu iyileştirmek yerine, hayatımın işleyişini daha kötüye sürüklemeyi seçtim. Ne kadar acı çekersem onun acısını o kadar az hissederdim diye düşünüyordum. Acımı başka acılarla bastıramadığım zamanlarda ise kendimi kandırma yöntemini kullanmaya başladım. Her akşam farklı bir ayrılık hikâyesi yazdım ona. Beni, ölerek terk etmeyi ona yakıştıramadığımdan kendime yeni yeni anılar yazdım her akşam. Kimi zaman beni aldatmasına izin verdim hayallerimde, kimi zaman ben onu aldattım beni bırakıp gitsin diye. Ölüm, o kadar çirkindi ki bir ayrılık nedeni olarak, hayallerimle durumu düzeltebilirim sandım. Yanılmışım. Her akşam yeni anıların eskilerini silemediğini akan gözyaşlarımın şahitliğinde teyit ettim. Ama denemekten vazgeçmedim…

Son sardunyalar da soluncaya kadar, her gün yeni bir hayal kuracağıma dair sözüm var kendime. Son sardunya, son yaprağını da yitirdiği gün benim de köklerim kuruyacak, deli esen ilk rüzgârla kendi saksımdan başka bir yere uçacaktım. Söz verdim. Hem kendime, hem ona…

Son sardunyalar, benim kurtarıcım olacak. Onlar ölünce biz yeniden doğacağız...