Check out the Latest Articles:

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Tablama uzanıp bir sigara aldım içinden. Yanan tütünün cızırtısını duyabildiğim için sessiz yerlerde sigara içmeyi seviyorum. Yine cızırtılar eşliğinde derin bir nefes çekip hemen karşımdaki göle doğru üfledim. Duman kıvrıla kıvrıla göğe yükseldi. Göremeyinceye kadar seyrettim. Her nefesimde, ağzımdan çıkan her dumanı böyle yolculadım. Gülümsedim onlar giderken. Mutluydum. Çünkü bugün son gündü.


Bu eve ilk kez sekiz yıl önce geldim. Hem de bahçesini düzenlemek için… Müşterim, yani evin eski sahibi, evi gezdiriyordu bana. Ön bahçeden sonra arka bahçeyi de görmek için bu verandaya çıktığımızda artık müşteri bendim. Adam bana bahçesinde istediklerini anlatırken birden susturup bu evi bana satmasını teklif ettim. Yüzündeki ifadeyi hiçbir ressam çizemez şimdi. Hatta en iyi fotoğraf makinesi de çekemez. Önce şaka yaptığımı sandı. Ciddiyetimin farkına varınca önce reddetti. Bir aylık bir uğraş sonunda evi bana satmaya ikna olduğunda, “neden?” dedi, “neden bu evi bu kadar çok istiyorsun?”. Sadece verandası için istediğimi söyleyince de inanmadı. Göle sıfır, şık ama biraz eski bu evi yeniden eski şatafatlı haline getirip satacağımı düşündü. “Ben tüccar değilim” dedim, “sadece hayallerimdeki verandayı buldum”.


İkinci sigaramı yakarken müzik değişti. Intorno all'idol mio. Kafamı arkaya attım, verandanın çürümeye başlayan ahşap çatısını izlemeye başladım. Ünlü mezzo soprano Cecilia Bartoli kulağımdan beynime sızarken eskimiş ahşapların damarlarından şekiller seçmeye başladım. Aslında gördüğüm hiçbir şekil benzediğini iddia ettiğim şeye benzemiyordu. Ama ben yine de dakikalarca sürdürdüm bu oyunu. Ben görüyordum. Gördüğüme göre, benziyor oluşunun önemi yoktu. Mesela, şu sağ tarafta Leman’ın gözlerini görüyordum. Kızıl perçemleri dökülmüştü üzerlerine. Hemen şurada da Leman’ın dudakları asılıydı. Öpmeye doyamadığım, kalın, ucu kıvrık dudakları… Leman, aşık olduğum ilk ve tek kadın. Ve seviştiğim… Leman küçük küçük adımlarla yürür. Kahkahası gökyüzünün yedinci katında patlar. Konuşmaya başladığında ister istemez etkisine kapılır insan. Rakı içerken, hem de her seferinde, ikinci kadehinden sonra şarkı söylemeye başlar. Bu yüzden her yerde rakı içemez hatta. Bilir çünkü. Çözülecektir yine dudaklarının bağı.


Şarkı bittiğinde, tam da ben üçüncü sigaramı söndürmüşken, Leman anahtarıyla kapıyı açtı. Kalkmadım yerimden. Kaldığımız yerden devam ettik biz çünkü hep. O yüzden, en son üç gün önce görmüşüm gibi değil, sanki üç dakika önce nefret ettiği dolu küllüklerimi boşaltmaya gitmiş de mutfaktan dönüyormuş gibi karşıladım onu torbaları tezgaha bırakıp verandaya çıktığında, alışılmış bir sessizlikle. Trençkotunu çıkarıp çantasıyla beraber sandalyelerden birinin üzerine bıraktı, gelip yanımdaki şezlonga uzandı. Kafamı çevirip gülümsedim. Sadece keten bir pantolon vardı üzerimde. Çıplak vücuduma baktı, gözlerini gözlerime dikmeden önce.


- Yaz bir iki hafta evvel bitti, biliyorsun değil mi güzelim?
- Biliyorum, üşümüyorum.



İzledik birbirimizi öyle. Yıllardır sadece birbirimize bakıyormuş ya da bin yıldır birbirimizi arıyormuşuz da yeni bulmuşuz gibi. Gözlerimizle pamuklara sardık hep birbirimizi. En çok bakışlarımızla sarıldık birbirimize bir kez daha kaybetmemek için. Ta en başından beri… Biz birbirimizi sevdiğimiz zaman baktığımız yerlerde bir şeyler görmeye başladık zaten. Öncesinde kördük. Bilmiyormuşuz tabi.


Kafasını çevirdiğinde bana bir kez daha baksın diye bozdum sessizliği;


- Yemek yaptım. Rakı içelim mi bu akşam?
- Gideceğim ben birazdan, dedi, gözlerini gölün en uzak ucunda sabitleyerek.



Sustum. Arada canımı yakardı böyle, benim dâhil olmadığım hayatı aklına geldiğinde. Beni suçladığından değil de, en yakınında ben olduğumdan, hıncını benden çıkartırdı. Ben de yine gölü izlemeye başladım. Onun gibi en uzağına kilitledim gözlerimi.


Biz 8 yıl evvel bu gölün kıyısında tanıştık Leman’la. Tam şurada, iskelenin başladığı yerde... Üzerinde simsiyah, omuz başlarını açıkta bırakan uzun bir elbise vardı. Ensesinde toplu kızıl saçlarından irili ufaklı bukleler süzülüyordu ince uzun boynunun yanından. Zümrüt yeşili gözleri tek mücevheriydi. “Rakı var mı?” diye sordu bana. “Her zaman içmem ama canım istedi bu gece.” dedi ben ona rakısını verirken. O bunun üzerine daha pek çok cümle kurdu ama ben pek konuşamadım. O gece başladım onu sevmeye. Aslında yıllar önce başlamışız birbirimizi sevmeye ya… Bilmiyormuşuz tabi.


Kafamı tekrar çevirdiğimde bana bakıyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu pembe yanaklarına. “Neden?” demedim. Pek soru sormazdım ona. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, artık hıçkırarak devam etti ağlamaya. Kalktım. Yanına gidip uzandığı şezlongun kenarına oturdum. Kafasını dizlerimin üzerine koyup kızıl saçlarını okşamaya başladım. Sanki yarasına dokunuyormuşum gibi daha da şiddetlendi gözyaşları. Artık ağlayacak takati kalmayıncaya, yanakları kuruyana kadar okşadım saçlarını.


Kalktı. Ben orada yokmuşum gibi, ellerim saçlarına hiç değmemiş gibi, onu hiç öpmemişim, o beni hiç sevmemiş, hatta beni hiç görmemiş gibi kalktı yanımdan. Ben hala otururken şezlongun kıyısında, o ben orada yokmuşum gibi konuşmaya başladı. Sanki yanında benden başka biri varmış ya da aslında içinden, kendi kendine konuşuyormuş gibi.


- Ben gidiyorum ve bir daha gelmeyeceğim. Unutmak ne kadar zaman alır hiçbir fikrim yok. Zor mu olur onu da bilmiyorum. Ama gidiyorum.


Hiç sormadım “Neden?” diye. Dedim ya, pek soru sormam ben ona. Trençkotuyla çantasını alıp, bir kez olsun yüzüme bakmadan gitti.


Kapı kapandığında ben dördüncü sigaramı yakıyordum. Çektiğim derin nefesi yine göle doğru üflerken az önce onun kucağımda ağladığı şezlonga uzanmıştım bile. Her sevişmemizden sonra, yataktan kalktığı an onun yattığı tarafa uzandığım, onun başını koyduğu yastığa sarıldığım gibi. Kalkmadım hiç. Önce gece oldu. Sonra sabah… Belki de birkaç kere tekrarlandı bu döngü. Tenimi yalayarak akan zaman beni es geçiyordu sanırım. Neden sonra kalktığımda bacaklarımı hissetmiyordum. Uyuşan sadece beynim değilmiş meğer. Bastığım yeri hissetmeden sendeleyen adımlarla içeri girip, son geldiğinde getirdiği, artık kokmuş yiyecekleri çöpe attım. Lavaboda kalan bulaşıkları yıkadım. Evi kabaca toparlayıp odama çıktım. Duş alıp tıraş oldum. Siyah pantolonumu, kırmızı gömleğimi ve rugan ayakkabılarımı giydim. En sevdiği kokumu sürüp uzun saçlarımı sevdiğim gibi arkaya taradım. Sonra tekrar aşağı inip yine aynı şezlonga uzandım. Belime batan buz gibi, soğuk metali çıkarıp hemen yanımdaki sehpanın üzerine, tabakamın yanına koydum. Bir sigara yaktım. Tekrar dinledim yanan tütünün cızırtılarını. Hiçbir şey olmamıştı sanki. Ben yine kaldığımız yerden devam ediyordum. Her gittiğinde yaptığım gibi…


Bu sefer geri dönmeyeceği gerçeğini görmezden gelerek…



------ o ------



Arabaya bindiğimizden beri hiç konuşmadık. Sessizlikten pek hoşlanmadığımdan radyoyu açtım ben de. Şu kasvetli havadan da çıkmak istiyordum zaten. Leman kafasını cama yaslamış, gözyaşlarını cama hızla çarpan yağmur damlalarının arasında saklamaya çalışıyordu. Ne düşündüğümün farkında olduğu için mahcuptu. Susmasının sebebi benim de susmamı sağlamak olsa da, ben çok uzun süre sessiz kalamayacağımı biliyordum.


- Artık beni nasıl ikna edeceksin bilemiyorum, dedim.


Kafasını yaslandığı camdan kaldırıp yolun artık kaybolduğu uzaklara çevirdi gözlerini. Artık zamanı gelmişti. Yanaklarındaki nemi elleriyle kurutup çantasından ilk kez gördüğüm bir tabaka çıkardı. İçinden bir sigara çekip yaktı. Derin bir nefes çekip konuşmaya başladı.


- Yeni evi şerefine verdiği partide başladı her şey. Rakı olup olmadığını sormuştum. Her zaman içmem bilirsin, ama o gece canım istemişti işte. Siyah pantolonu ve kırmızı gömleğiyle çok şıktı. Tesadüf bu ya, sana çok beğenerek aldığım ama senin sevmeyip giymediğin rugan ayakkabılar vardı ayağında. Arkaya taradığı saçlarının içinde parmaklarımı gezdirmemek ya da dudaklarına yapışmamak için zor tutuyordum kendimi. İlk kez böyle hissediyordum. Gözlerimi gözlerine kilitleyip sürekli konuşarak kendimi frenlemeye çalışıyordum. O ise pek konuşmadan beni dinliyor, arada dudağının sol kenarıyla gülümsüyordu. Sen yanımıza gelene kadar da patronunun karısı olduğumu bilmiyordu. Öğrendiğinde yüzünde sönen tebessümünü hatırlıyor musun bilmiyorum. Ama ben hiç unutmadım. O geceden üç hafta sonra, senin yurtdışında olduğun bir gece rakı ve yiyecek bir şeyler alıp ona gittim. O güne kadar benimle iletişime geçecek hiçbir şey yapmamıştı. O günden sonra gelen sekiz yıl boyunca da ben evine gitmediğim sürece hiçbir şekilde rahatsız etmedi beni. Aslında bizi… Yüzündeki şaşkınlığı atıp içeri davet etti. Hemen mutfağa girdim. Ona sormadan, alakasız şeyler üzerine cümlelerce konuşarak yemek yapmaya başladım. O da bana katıldı. Çok utangaçtı. Çocuksu bir heyecanla konuşuyordu benimle. Güzel bir rakı sofrası kurup içmeye başladık, o bayıldığı verandasında. Yine şarkı söylemeye başlamıştım. Birden susup öptüm onu dudaklarından. İlk kez o gece, o verandadaki şezlonglardan birinde seviştik. Yine ben başlattım. O akışı etkileyecek hiçbir şey yapmamıştı. Her zaman olduğu gibi… İlk kez o gece sevişmiş. İnanmamıştım. 27 yaşında, böyle yakışıklı bir adam nasıl olur da bunca sene bir kadınla yatmaz, aklım almamıştı. O geceden sonra, onu tanıdıkça daha çok şaşıracağım şey öğrendim ona dair. O kadar güzeldi ki ruhu, o kadar bu dünyadan değildi ki… Sonra benim çizdiğim bir yolda ilerledi ilişkimiz. Ne bir beklentisi vardı benden ne de beni her hangi bir şeye zorluyordu. Şu an burada olsa, yalnız olsak hatta, ben uzatmadan tutmaz elimi yine… Çok yaktım canını. Seni, seninle olan hayatımı, çocuğumuzu düşündükçe sinirlenip onun canını yaktım. Onu suçladığımdan değil de, en yakınımda olduğundan, ondan çıkarırdım hıncımı. Hiç karşı çıkmazdı. Ölümüne teslim olmaktı onun için sevmek, aşık olmak… Sekiz yıl boyunca böyle devam etti her şey. Sadece onun yanında nefes alır olmuştum artık. Dünyam sadece o verandadan, o evden ibaretti sanki. Ne seni ya da seninle kurduğum hayatımı önemsiyordum artık, ne onunla aramdaki 16 yaşı, ne de yaşadığımın ayıbını… Sadece onun yanında mutluydum. O ev dışında ve senin beni zorla sürüklediğin iş yemekleri haricinde hiç görüşmedik. Hatta inanmayacaksın ama, hiç telefonda konuşmadık. O beni hep bekledi, ben de beni boğan ve artık benim olduğunu hissetmediğim hayatımdan sıyrıldıkça ona gittim. Ve sonunda sen bir şeylerden kuşkulanmaya başladın... Hiçbir şey umurumda değildi aslında, ama onun üzülmesinden çok korktum. Neler olabileceğini düşündükçe ona karşı beslediğim şefkat, beni onu korumaya, kendimden uzaklaştırmaya itti. Son kez ona gittim. Verandada, bir şezlonga uzanmış beni bekliyordu yine. Geleceğime dair hiçbir şey söylemediğim halde. Yanındaki şezlonga uzandım. Yine, sadece gözlerimizle sarıldık bir süre. Yemek yapmış meğer. “Rakı içelim mi bu akşam?” dedi, “Gideceğim ben birazdan” dedim. Üstelemedi. Hiçbir şey sormadı. Gölün en uzağına diktik gözlerimizi. Hiç konuşmadık. Ben ağlamaya başladığımda, gelip yanıma oturdu. Yanaklarım kuruyana kadar saçlarımı okşadı. Yarama üflüyordu sanki. Kendimi toparladığımda apar topar kalktım yerimden. İlk kez, o yanımda değilmiş gibi konuştum onunla. Aslında yanımda sayılmazdı da. Beynime, bedenime, her bir hücreme yayılmıştı artık. Ben sadece daha dik durmaya, “Bir daha gelmeyeceğim” diyecek gücü yaratmaya çalışıyordum. Onu unutamayacağımı, onsuzluğun zor olacağını biliyordum evden çıkarken. Kapıdan çıktıktan sonra evsiz kalmıştım. Artık ne eski hayatıma sığabilirdim ne de o verandada devam edebilirdim nefes almaya. Sonrasını biliyorsun zaten. Tam dört gün sonra geldi intihar ettiği haberi. Meğer ben değilmişim aslında nefessiz kalan… Onun daha çok sevdiğini biliyordum. Ama yokluğumda yaşayamayacak kadar sevdiğini fark etmemiştim. Kafasına sıktığı kurşun değil yani aslında onu öldüren. Ben saplanmışım onun beynine.


Biten sigarasını camdan dışarı attığında yüzüne bakıyordum. Şüphelerimin gerçek olduğunu öğrenmek ya da sekiz yıldır aldatıldığımı duymak değil de, yirmi bir yıllık karımın başka bir adama ölümünden kendini sorumlu tutacak kadar aşık olması yakmıştı canımı. Gözlerimi tekrar yola çevirdiğimde yağmur iyice hızlanmıştı. Tekrar konuşmaya başladı.


- Daha cesur olmak isterdim aslında. İki farklı hayat yaratmak yerine eskisinden vazgeçip onunla yeni bir hayat kurmalıydım. Yapamadım. Kendimden arttırdığım kısacık zaman aralıklarında, aslında en çok onun hak ettiği mutluluğu ucundan kıyısından tattırmak yerine bütünüyle vermeliydim ona. Ama korktum. Yıktığım her şeyin altında kalmaktan…



Hiçbir şey söylemedim. Sanki konuşan benim karım değilmiş gibi sadece dinledim. Kızgın mıyım değil miyim, onu bile bilmiyordum. Eve vardığımızda Leman hemen odasına çıktı. Ben eve giremedim, biraz bahçede dolandım. Neler olduğunu anlamak, nasıl bir tepki vereceğime karar vermek zordu. Önce inanamıyorsun, çünkü inanmak istemiyorsun. Neden diye düşünürken bir an aklına bir şeyler yapman gerektiği geliyor. Sonra karımın bir başka adama sırılsıklam aşık olduğunu düşünüyorum. Bana aşık olmadığını biliyordum ama sevgisinden emindim. Bir şeyler yetmedi ona belki de. Bu durumda ne yapabilir ki insan? Ben de onu öldürsem mesela… Yapamam ki. Bunları düşünerek çınar ağaçlarının arasında gezinirken Leman evden elinde küçük bir çantayla çıktı. Bahçe kapısına doğru yürüyordu. Sadece izliyordum ben de. Bir şey sormak istedim ama aklıma bir soru gelmedi. Yeni bir soruya yer yoktu zihnimde. Bahçe kapısından çıkarken durdu, bana döndü.


- Her sevişmemizden sonra yataktan kalktığım gibi benim yattığım tarafa geçer, benim yastığıma sarılırdı. Hiç sormadım bunu neden yaptığını ama çok merak ettim. Şimdi anlıyorum onu. Sadece arttırabildiğim zamanlarda sahip olduğu beni her seferinde tekrar kaybetmek canını yakıyordu onun. Şimdi ben onsuz kaldım. İlk kez… Bana güvenemezsin artık. O yüzden, daha önce yapmam gereken şeyi yapıp gidiyorum. O eve yerleşeceğim. Kısacası, bu sefer ben onun yattığı tarafa geçiyorum. Her şey için özür dilerim.


Leman tekrar arkasını dönüp evden çıktı. Bütün kızgınlığıma rağmen dur demek istedim ama diyemedim. Zaten diyebilsem bile, gücüm onu durdurmaya yetmeyecekti. Biliyordum.


O cenaze günü, karım eski hayatını da gömdü toprağa. Bir daha onu hiç görmedim.




14 Şubat 2011 Pazartesi

Şu ara gözümde tütüyor zevkle hazırlanmış ve zevkle sonunu getireceğim bir rakı sofrası. Malum, uzu süredir rakı sofralarına oturamıyorum. Zira askerlik, insanın keyif almasını hazmedemeyen bir meslek. Oysa o kutsal kabul edilen üniformaların yeşili ne güzel yakışır beyazlar giymiş rakı sofrasına. Roka, salata, közlenmiş yeşilbiber…

Burada kaldırılabilen tek güzel duygu var; AŞK.

“Aşığım” deyip de anlatmaya başladığınız anda yollarda panter gibi süzülen gece siyahı makam arabaları bile durup içindeki altına boyanmış bol yıldızlılara dinlettiriyor hikâyenizi. Siz anlatırken, bir sigara yakıyor herkes şerefinize. Dumanını kendi sevdiğine yolluyor. Burada kısıtlı tabi imkânlar. Sevmeler eski filmlerdekiler gibi o yüzden. Siyah beyaz ve sessiz… İçinden seviyor eli zorla silah tutan koca adamlar. Sadece, sırtını duvara dayamış telefonlara fısıldıyorlar irili ufaklı aşk sözlerini, sevdiklerine ulaştırsın diye. Kontörleri kadar okşayabiliyorlar kadınlarının saçlarını. Kontörlerinin yetmediği yerde iki damla gözyaşı süzülüyor gözlerinden, “Kartınızı çekiniz” uyarısından kat be kat daha sıcak, ten yakan. Soğuğa rağmen donmayan…

Ben de anlatıyorum aşkımı sağa sola. Burada pek yazamıyorum da. Kelimeleri savuruyorum o yüzden. Uçup soğuktan çatlamış ellerime yapışıyorlar. Gün gelip de kadınımın yanaklarını okşadığımda gidip dudaklarına yapışacaklar.

Askerlik takım elbiseyle bile zor. Evimden, sevdiklerimden ve kadınımdan uzakta… 70’e 190 cm’lik bir yaşam alanım var sadece bana ait, soğuk mavi bir ranzanın üst katında. Camında sevmediğim bir şehrin sokak lambaları asılı koğuşumun. Tek başıma sarıldığım uykularımın gece lambaları… Oysa bu güne başka bir yatakta uyanmalıydım, hem de mavi saçlarını kıtadan kıtaya tarayan, nazlı kadınlar şehrinde. Ve sebebim nöbet olmamalıydı. Uyandığımda bir “kadın” olmalıydı sağ yanımda, gözleri mahmur. Parmak uçlarından öperek uyandırmalıydım, dudaklarından. Kahvaltı hazırlamalıydım, gözlerinde ona hazırladığım ilk kahvaltı sofrasını gördüğünde parıldayan ışığı bekleyerek. Keyif yapmalıydık, işlerden görevlerden kaçıp. Sahile inmeliydik sonra. Komşu kıtaya karşı çaylarımızı yudumlamalıydık. Yorulunca sokaklarda, rakı sofrası için hazırlığa başlamalıydık. Peynir tadıp rakı seçmeliydik; yeni rakı ya da efe yaş üzüm. Sonrası mutfak sefası… Kahkahalarla hazırlamalıydık yemekleri. Arada, içine arzu kırıntıları karışmış birkaç dokunuş, küçük öpüşmeler… Soframızı kurup rakı içmeliydik sevdiğimiz şarkıları söyleyerek. Birbirimizin sesleriyle okşamalıydık kulaklarımızı, eskiden miras kalmış aşk şarkılarıyla, biraz da arabesk yanımızı çıkartarak ortaya. Onun üzerinde parlament mavisi bluzu olmalıydı, benim üzerimde kırmızı gömleğim. 40’ların hanımefendileri ve beyefendileri gibi sevmeliydik birbirimizi anason kokan aşkımızla…

Bunların hepsini bir sonraki yıla saklıyorum. Hayatımın ilk gerçek aşkı söz konusu olunca, kıçı kırık bir sevgililer günü bile anlamlı geliyor çünkü…



Sevgililer günün kutlu olsun “kadın”!

Seni öyle seviyorum ki, bu yazıyla anlatılabilir gibi değil…

5 Aralık 2010 Pazar

Rakı masasının kenarında bir kadın var.
Gece, omuzlarına dökülmüş saçlarından,
Simsiyah.
Kenarı kederle kıvrık dudaklarında kahkahalar patlar.
Kırmızıdır kahkahaları.
Dans ederken kalçalarında kıvrılır kadınlığı.
Gerdanında şehvetten gerdanlık…
Boynunda küçük aşk morlukları…
Tek tek öpülmeli parmakları.
Elleri sıkıca tutulmalı.
Belinden sarmalanmalı sevgisi.
Kulağına fısıldanmalı güzelliği.
Her gün kutlanmalı dünyaya gelişi.
Bilinmeli…
Dâhil olduğu hayatları nasıl ihya ettiği.
Sevilmeli…
Yarın görmeyecek,
Sonsuza dek dudaklarına hapsolacak gibi.


İyi ki doğdun sevgilim!
İyi ki doğdun sevdiğim kadın...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Yazın, kalan eşyalarını almak için uğradığı günlerden biriydi. Güneş yanaklarımızı ufak ufak ısırsa da hafif bir ürperti geliyordu arada. Bahçedeki ortancalar yavaştan döküyordu çiçeklerini. Eylül görmüş geçirmiş gözlerini süzerek vakur bir edayla şehrimize gireli beş gün olmuştu. Seviyordum Eylül’ü, ince belli bir kadın gibiydi; nazlı ama biraz soğuk.

Saçlarımı kurulamayı bırakıp sigaramdan bir nefes daha çektim. Bornozumu çıkarıp giyinmeye başladım. Siyah pantolonumun ütüsü jilet gibiydi. Kırmızı gömleğimin manşetlerini düzgünce katlayıp amcamın fakülteden mezun olduğum zaman hediye ettiği gümüş kol düğmelerini taktım. Rugan iskarpinlerimi giyip bağcıklarını bağladım, fiyongun iki tarafı da eşit boya gelecek şekilde. Ayakkabılarımla takım kemerimi de takarken perde arasından bahçeye saldım bakışlarımı. Bizimkiler gülüşerek sofrayı kuruyordu. Yemekleri ben yapınca bu iş de onlara kalmıştı tabi. Ben yemek kokusundan kurtulayım diye duş alırken, onlar sofrayı çoktan kurmuş olmalıydı aslında. Tabi lakırdıya dalmışlardı yine. O kadar eğleniyorlardı ki, kıskandım. Hemen aşağıya inmek için aceleyle, saçlarımı her zamanki gibi sola tarayıp briyantin sürdüm. Biraz da parfüm sıktıktan sonra aynada kendimi sözdüm, şöyle tepeden tırnağa. “Tamam” dedim aynadaki kendime, “artık O’na layıksın Kemal Bey.”

Aşağı indiğimde içeride kimse kalmamıştı. Salonun bahçeye açılan kapısından, uçuşan perdelerin arasından kahkaha sesleri geliyordu. Korhan yine bir muzırlık yapmış, herkesi kahkahaya boğmuştu. Verandaya çıktığımda bana da anlattılar hemen. Bizim fakülteden bir hocanın taklidini yapıyormuş, meğer hala unutmamış hergele. Yüzüme yayılan tebessüm sönmeden “Haydi, sofraya geçelim artık” dedim. Herkes masaya geçerken elimi O’na uzattım. Tebessümüm biraz daha büyümüştü sanki. Elimi tuttu, masaya kadar eşlik ettim. Kırmızı bir elbise giymişti o da. Hafif kabarık eteğinin ve kollarının ucu siyah dantelle süslü… Yüksek topuklarının taş zeminde çıkardığı ses kulağıma fevkalade bir şarkı gibi geliyordu.

Beyaz örtüyle giydirilmiş masasın başı her zamanki gibi benimdi. O’nu da hemen sağıma oturttum. Sandalyesini çekerken omuzlarına dökülen siyah saçlarının kokusunu çektim içime. Bir an için, bahar yeniden geldi sandım. Her buklesinde benliğimi kaybedebileceğim kadar güzel kokuyorlardı. Yerime oturup peçeteyi dizlerime serdim. Gözlerimi ona kaçırıyordum ara sıra. El işi gibiydi kirpikleri; siyah, upuzun. Bu gece de çok güzeldi. Yutkundum. Ayhan rakıları dolduruyordu o sıra. En küçüğümüz o diye, sakilik onun işiydi. Benim de rakımı uzattıklarında Korhan ayağa kalktı elinde rakı kadehiyle.

- Beyler ve hanımefendiler… Bu rakı ki ecdadımızın en büyük mirasıdır. Bu rakı masası ki keyfin ve kederin ana kucağıdır. Bu akşam burada atılan her kahkaha, dökülen her gözyaşı, ecdadımızın canına değsin, ruhuna okunan bir Fatiha olsun. Şerefinize!

Büyük kahkahalar eşliğinde kadehlerimizi kaldırdık biz de. Birbirine çarpan kristal bardakların çıkardığı ses göğe yükselirken ilk yudumlarımızı boğazımızdan akıttık. Kadehler masaya inip de masadaki muhabbet tekrar başladığında şöyle bir süzdüm herkesi. Korhan, Ayhan, Güzin, Serpil ve Ulvi fakülteden arkadaşımdı. Her birimiz ayrı bölümlerde okusak da okulun ilk gününden itibaren çok sıkı bir dostluk kurmuştuk. Güzin Enver’le, Serpil Şevki’yle, Korhan da Sevim’le evliydi. Ayhan Gülriz’le, Ulvi’yse Ayfer’le nişanlıydı. Evliliklerle meclisimizi geliştirmişlerdi dostlarım. Benimse bir katkım olmamıştı. Henüz tabii.

Bir de O vardı masada, Mualla. Gülriz’in çalıştığı hastaneden bir hekim arkadaşıydı. Bir akşam yemeğinde tanışmıştık onunla. Hemen, hepimizin kanı ısınmıştı. Ama benim alakam biraz farklıydı. Ben yüzüne bakarken, bilmediğim bir âlemde kayboluyordum sanki.

- Neye gülüyorsun, diye sordu o an Mualla.

Düşünürken gülümsüyormuşum meğer. “Hiç” dedim, “aklıma eski bir anı geldi, bir akşam yemeği. Tebessüm ettirdi işte”. Ben yüzümdeki kızıllığı atmaya çalışırken Ayhan mangaldan balıkları getirdi. Olta balıklarının kokusu sarmıştı bahçeyi. Bir yudum daha aldım rakımdan Güzin tabağımı mezelerle doldururken. Hala arada gözlerimi Mualla’ya kaçırıyor, arada da yakalanıyordum. Dudağının kıvrık kenarlarına iliştirdiği küçük tebessümlerle karşılık veriyordu her seferinde.

İlk kadehin bitmesine yakın, masadaki muhabbet durulmaya başladı hafiften. Ulvi bana bakıp göz kırptı; “Getiriyorum udu”. Herkes bana çevirmişti gözlerini bir anda. Biraz şaşkınlık vardı yüzlerinde, zira çok uzun zamandır şarkı söylemem için yapılan ısrarları bazen kibarca, bazen de soğuk bakışlar eşliğinde geri çeviriyordum. Bu sefer ses çıkarmadan Ulvi’yi beklememin hayretle karşılanması normaldi yani. Ulvi elinde uduyla gelip yanıma çektiği sandalyeye oturdu. Ben ikinci kadehimden büyük bir yudum alırken hüzünlü bir taksime başladı. Bir anda keder basmıştı masayı. Beyler kravatlarını azıcık gevşetmiş, hanımlarsa çenelerini ellerine yaslayıp bakışlarını boş noktalara hapsetmişlerdi. Az önce kahkahadan yıkılan masamızdan şimdi çıt çıkmıyordu. Efkârın kanımızda olduğunu düşünürken Ulvi hazırlanmamı işaret etti. Rakımdan bir yudum daha alıp biraz doğruldum oturduğum yerde. Mualla bakışlarının bana yöneltmişti kirpiklerinin arasından. O an kalp atışlarımın dizemi artmaya başladı ve ben o heyecanla, biraz da sesim titreyerek şarkıya girdim.


Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime


Nihavend makamındaki şarkı iki dudağımın arasından akıyordu usul usul. Ağzımdan çıkan her bir sesle Mualla’nın bakışları altında eziliyor, utanıyordum. O ise karşımda öylece oturuyor, parmaklarını kadehinin dudaklarında gezdirip övünen bakışlarla beni izliyordu.


Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime


Şarkı bittiğinden bizim çocuklar gürültülü bir alkış kopardı. Serpil’in gözleri sulanmıştı biraz. Şevki hemen “kadehimi güzel gözlü kadınlara kaldırıyorum” deyip kadehini eşinin kadehinde çınlattı. İnce adamdı vesselam. Bense kadehimi Mualla’ya doğru kaldırıp “Sanırım senden bahsediyoruz” dedim. Bakışlarını gözlerimden kaçırıp kadehiyle karşılık verdi.

Gece, anason kokusunun yayıldığı bahçemizde daha yavaş akıyor, şarkılarla çınlıyordu. Efkârın bile keyfini çıkarmayı biliyorduk. Her gece gibi bu gece de şarkılarla, danslarla devam ediyordu. Hiç bitmeyecekmiş gibi…

Bir hayli sonra, Korhan ve Ayhan Balkan havalarıyla kendilerinden geçerken Mualla ayağa kalktı. Hareketleri öyle edalıydı ki, zevkle seyrederken sandalyesini çekmek için hamle yapmak bile gelmedi aklıma. Kendimi toplayınca, ben de kalktım hemen.

- Bir şey olmadı ya?
- Hayır hayır, oturmaktan sıkıldım sadece, biraz yürümek istiyorum bahçede.
- Eşlik edeyim mi?
- Tabi ki.

Hemen sandalyesine astığı siyah hırkasını alıp omuzlarına attım. Tam arkasından yürümeye başlayacaktım ki Serpil tuttu kolumdan. Beni kendine doğru çekip “Nereye?” dedi. Şaşkın bakışlarla gözlerine bakarken “İyisin değil mi?” diye devam etti. “Çok iyiyim ben” deyip gülümsedim ve hızlı adımlarla yetiştim Mualla’ya. Bahçenin diğer ucuna doğru, taş yollardan yürümeye başladık. Her adımımla heyecanım daha yüksek bir raddeye varıyordu. Zihnimi yokluyor, etrafıma bakınıyor konuşacak lalettayin bir konu bulmaya çabalıyordum. Derin nefeslerle içime çektiğim begonvil kokuları da beni rahatlamaya yetmiyordu maalesef. Neredeyse bahçenin sonuna gelmiştik ama kalbimin kulaklarımda çınlayan sesi kafamı öyle bir dağıtıyordu ki kelimeleri zihnimde bile toparlayamıyordum hala. Bu yaşımda, gençliğimin toy zamanlarına dönmüştüm. Nihayetinde, ben konuşamadan sessizliği o bozdu, yumuşacık sesiyle beni bir lahza olsun rahatlattı.

- Bahçeni çok beğendim. Ada’nın en güzel bahçesi olsa gerek.
- Teşekkürler. En güzeli mi bilmem ama benim için anlamı büyüktür. Çocukluğum anılarını saklar hala.
- Burada mı büyüdün?
- Bu evde doğdum. Kışlarımı Şişli’de yazlarımıysa burada, Büyükada’da geçirdim, hayatım boyunca.
- Güzel bir çocukluk olmalı.
- Öyleydi.

O kadar güzel gülümsüyordu ki. O gülümsediğinde ne kalbimin sesini duyuyordum, ne de o kafamı allak bullak eden heyecanımı hissediyordum. Arada önüne düşen siyah perçemini küçük bir baş sallamayla geri atıyor, bazen kırmızı elbisesinin eteğiyle oynuyor, bazen de elleriyle omzundaki hırkasını düzeltiyordu. Ne yaparsa yapsın, her hareketi ziyadesiyle narindi. Kadın değil, incecik uzanan, kırmızı bir güldü sanki.

Ben yine hayallerde gezinirken “Bak, yine gülüyorsun.” diye uyandırdı beni. O da gülümsüyordu ama gözlerinde daha net bir merak vardı şimdi. Bu sefer toparlayamadım. Donuk bir ifadeyle bakakalmışken, bir anda daha çok gülmeye başladım. Sinirim mi bozuldu yoksa heyecandan mı bilmiyorum ama kahkahalarım gittikçe büyüyordu. Hayatı boyunca her konuda soğukkanlılığını korumuş olan ben, şimdi telaştan saçmalıyordum. Ben böyle kahkahalara boğulmuşken o da benimle, halime gülüyordu. Artık gözlerimiz sulanmış ağzımız yorulmuştu. Kendimizi yolun hemen yanındaki taş banka attık. Bir süre daha böyle güldükten sonra sakinleştik neyse ki. Ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle baktı bana yine. Cevap verme ihtiyacı hissettim. Bu sefer kaçmak gelmedi içimden. “Benim sana söyleyeceklerim var aslında.” dedim. Titreyen sesim yüzündeki ifadeyi daha da ciddileştirmişti. Artık O da heyecanlıydı ki, yüzü kızarmıştı. Bakışlarını parke taşlarına indirdi.

Cümlelerime bir başlangıç bulmak için duraksadım bir lahza. Etkileyici bir konuşma yapmak için zorlanmazdım genelde ama bu sefer biraz zor olacaktı galiba. Gömleğimin üstten bir düğmesini açtım. Derin bir nefes çekip ciğerlerime, çenesine dokunarak kaldırdım yüzünü. Yavaşça, kızaran yanaklarına rağmen gözlerini gözlerime değdirdi ürkekçe. Çenesi titriyordu. Elimi çektim çenesini okşayarak.

- Mualla… Ben seni seviyorum.

Gözleri parıldamaya başladı bir anda bahçe ışığının altında. Bir damla yaş aktı sol gözünden. Hemen sildim ellerimle ama bu gözyaşıyla kalbim sıkıştı benim. Kıyamamaktan çok korkudandı sanırım. İtirafıma olumsuz bir karşılık almanın korkusuyla kavruldu içim. Diğerlerini de görme gücünü kendimde bulamadım. Kafamı çevirip rahatlamasını beklemeye başladım. Hemen karşımızda, yolun diğer tarafında kırmızı güller vardı, anneannemin daha ben çocukken diktiği. Aynı O’nun gibi incecik uzanmışlardı göğe doğru. Bu zamanlar son zamanlarıydı artık. Öyle zariflerdi ki, öyle güzel şekillenmişti ki dalları, insan yapımı gibiydiler. Ama dikenleri vardı onların, ulaşılmazlardı o yüzden. Dokunmamıza izin yoktu. Korkum, Mualla’ya da dokunamamak, onun tarafından reddedilmekti. Başım ağırlaşmıştı sanki. Dirseklerim dizlerimde, ellerimi kovuşturmuş, gülleri seyrederek bir şeyler söylemesini bekliyordum ki, “Kemal” dedi. Yavaşça kafamı çevirip yüzüne baktım. Gözlerimiz bir an değmişti sadece birbirine ki, yine hızlıca indirdi bakışlarını. Hırkasının kenarıyla oynuyordu. Bu sefer o bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama lafa giremiyordu.

- Ben…
- …
- Ben o kadar mutlu oldum ki, tutamadım kendimi.

Doğruldum hemen yerimde. Söyleyeceklerini tam olarak kestiremesem de hala, içimde küçük bir umut filizlenmişti o an. Gözlerimi kırpmadan yüzüne bakıyor, ağzından çıkacak cümlelere dair küçük ipuçları arıyordum. Gerçi bulsam da anlayabilir miydim bilmiyorum.

Gözlerini yavaşça kaldırdı taş yolun parkelerinden. Gözlerimin ta içine dikti bakışlarını. Koca bahçede tek duyabildiğim onun nefesiydi o an. Her dakika, bir asır gibi akıyordu gözlerimin önünden. Dudaklarını ıslattı hafifçe, kısık bir ses tonuyla parlament mavisi bir cümle bıraktı kucağıma.

- Ben de seni seviyorum Kemal. Ta en başından beri…

Nefes alamıyordum. Hala yaşayabildiğime şaşırıyordum gerçekten. Tüm vücuduma bir ateş yayıldı hemen. Sol yanım o kadar hafifti ki artık, yok deseler ona da inanırdım.

Ellerini yakaladım müthiş bir arzuyla. Sanki yılladır görmemişim de özlemden gözüm dönmüş gibi. Dudaklarım, yüzüme yayılan gülümsemeyle uyuşmuştu. Onun da gözleri artık gözyaşından değil, mutluluktan parıldıyordu. Hiçbir şey söyleyemiyor, sadece bakışıyorduk. Yavaşça yaklaştırdım yüzümü yüzüne. Çekinerek, dudaklarına uzattım dudaklarımı. Onu kızdırmayı, yiyebileceğim tokatı göze alabilecek kadar kendimden geçmiştim. O da engel olmadı ama. Bir saliseliğine kırmızı rujlu dudaklarına değdi dudaklarım. Ayağa fırladı hemen bir hışımla. Kötü bir şey yaptığını fark etmiş küçük bir kız çocuğu gibi etrafına bakınıyordu, bir gören var mı diye. Ayağa kalktım ben de, yanına gidip tuttum omuzlarından. Gözlerimin için baktı yine. Heyecanlarımız bu sefer şekil değiştirmişti. Korkularımız değil de, huzurumuzdu kaynağı.

- Elini tutabilir miyim, diye sordum sessizce.

İçimi ısıtan, utangaç bir tebessümle uzattı incecik ellini. Benim kocaman avucumun içinde kaybolmuştu sanki. Yeniden oturduk banka. Ellerimiz birbirinden ayıramıyor, gözlerimizden başka bir yere bakamıyorduk. O aralık, Ulvi’nin udunun sesini duyduk yine. Mualla küçük bir sevinç çığlığı attı; “En sevdiğim şarkıdır bu benim”. Sesinde farklı bir cıvıltı vardı. “Bir bu şarkıya, bir de kırmızı güllere zaafım vardır benim.” dedi yüzünün her yerine yayılan tebessümüyle. Yüzümde bir tanrıçayı izler gibi ilahi bir ifadeyle, gözlerimi kırpmadan izliyordum onu.

Taş yolda çınlayan ayak seslerini duyduk o an. Serpil gülümseyerek yaklaştı bize;

- Gelmiyor musun? Bak bu şarkıyı da senin söylemeni istiyor bizimkiler. Hadi kırma bizi.

Kafamı çevirip Mualla’ya baktım. Başını sallayıp “Hadi, bu sefer de senden dinleyeyim” dedi. Ayaklandım hemen heyecanla. Elimi uzattım yine. Daha sıcak bir gülümsemeyle “Ben biraz daha burada oturayım. Buradan dinleyeceğim seni” dedi. O kadar güzeldi ki… Serpil’e aldırmayıp hızlıca eğilip bir kere daha öptüm dudaklarından. Kızardı yine cânım yanakları. Yavaşça elini bırakıp Serpil’le yürümeye başladım masaya doğru. Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum. Serpil koluma girip “İyisin değil mi hakikaten?” diye sordu yine. Gözlerine bakıp ilkinden daha da inandırıcı bir sesle “Uzun zamandır hiç olmadığım kadar…” dedim. Gülümsedi yine. Biz masaya vardığımızda Ulvi, şarkının girişini üçüncü kere çalıyordu. Daha da çok bekletmeden yerime oturup başladım şarkıya. Gözlerim kapalı. Aklımda Mualla’nın kırmızı gülden yanakları…


Kırmızı gülün âli var
Her gün ağlasam da yeri var
Bugün benim efkârım var
Ah bu gönül arz eder seni seni, yar seni.


Çocukluğumun sığınağı olan bu bahçe, 32 yıllık hayatımın hiçbir anında, 1944 yılının bu sıcak eylül gecesinde olduğu kadar güzel bir vakaya şahitlik etmemişti. Senelerdir düşlediğim gibi, onu bu bahçede ağırlamış ve nihayetinde aşkımı ilan etmiştim. Hayallerimin kadını hayallerimin ana vatanındaydı artık.

Şarkı bittikten sonra, Mualla’nın topuklarının sesi çınlamaya başladı yine kulaklarımda. Arkama hiç dönmeden bekledim. Sadece dinledim. O yaklaştıkça bana yaşattığı huzur tüm bedenime yayılıyordu. En nihayetinde, boynuma doladı kollarını. Daha cesurdu sanki, daha yürekli. Aslında hiç yokmuş gibi ya da hep buradaymış gibi sarıldı bana. Nefesi saçlarımın arasından esiyordu. Yüreğim aşkıyla, tenim nefesiyle kavruldu. Gözlerimden iki damla yaş aktı.

Kederin ana kucağı bu rakı masasında, mutluluktan ağlıyordum.


__________ ___ __________



Kemal’in ağladığını gören herkes sus pus oldu. Gece boyunca sohbetle, kahkahayla, şarkılarla çınlayan masadan çıt çıkmıyordu.

Kemal, biraz sonra gözyaşlarını silerek ayağa kalktı. Rakısından büyük bir yudum alıp hızlı adımlarla odasına çıktı. Hıçkırıyordu artık. Masadakilerin içi sızladı. Dostlarının yarasına merhem olamamanın çaresizliği vardı yüzlerinde.

Güzin sulanan gözlerini gökyüzüne çevirdi. Gözyaşlarına engel olabilecekti sanki. Ulvi, udunu bir kenara bırakıp dirseklerini masaya dayadı. Yorgun bir tavrı vardı. Gecenin sonunun iyi olacağını düşünüyordu; “Şarkı da söyleyince, bu gece iyi olacak sandım”. Korhan iç çekip “Kolay değil hemen unutmak be Ulvi” dedi, “Onca yıl sakla aşkını, tam da sevdiğini söyleyeceğin gün ölüm haberini al sevdiğinin. Zor be… Çok zor.”

Öylece oturdular masada bir süre. Rakı bardakları çınlatılmadan kaldırılıp sessizce indirildi masaya. Sonra, hiçbir şeye dokunmadan onlar da girdiler eve. Sabah her şeyin daha iyi olacağına dair umutlar bıraktılar anason kokan boş rakı kadehlerine, sessizce. Sabah Kemal’in odasına giren Serpil’in attığı çığlık bahçeden tüm Büyükada’ya yayılana kadar da bozulmadı bu sessizlik.

Kemal, doğduğu evde astı kendini. Hayallerinin ana vatanına gömdü yıllarca sakladığını aşkını.

Kırmızı güller de, bir daha açmadı.

9 Haziran 2010 Çarşamba

başucumdaki komodine uzanıp tabakamla gümüş çakmağımı aldım. sigara paketlerine oldum olası kılımdır. tabakalarsa her zaman daha karizmatik gelmiştir gözüme, daha erkeksi. sigaramı yakıp geri koydum yerine ikisini de, üzerlerine işlenmiş harflere kısacık bir an baktım sadece. üç tarafımdaki açık pencerelerden giren serin rüzgâr temmuzun bunaltan sıcağını hafifletmeye başladığında o girdi odaya. çırılçıplaktı. hayatımda gördüğüm en güzel vücutlardan birine sahipti. diri ve dik göğüslerinin etkisini kasıklarımda hissedebiliyordum. “camları kapatayım mı?” dediğinde hayır anlamında kafamı salladım sigaramdan derin bir nefes alırken. yatağın hemen karşısındaki boy aynasının önüne geçti. kalçaları iki iri su damlası gibiydi, kasıklarıma dayandığını düşündüm bir an. bir vücuduna bir de aynadan gözlerime bakıyordu. gözbebeklerimde hayranlığımı görmek için can atsa da istediği ışığı göremiyordu.

- istiyor musun beni?
- istemesem sevişmeyecek misin benimle?

yüzündeki ifadeden sinirlendiğini anlıyordum ama umurumda değildi.

- git buradan. şimdi, hemen!
- …
- git dedim sana be adam, duymuyor musun?

sigaramdan bir nefes daha çekip yavaşça havaya üfledim. artık gözlerinin tam içine bakıyordum ve daha da sinir bozucuydum.

bana doğru ani bir hamle yapıp üzerimdeki beyaz örtüyü çekti ve kapıya doğru fırlattı, artık kucağımdaydı;

- sana sinir oluyorum. bu akşam, tanıştığımız andan beri sana sinir oluyorum.
- …
- ama buna rağmen inanılamayacak bir şiddetle istiyorum seni.

dili dudaklarımın arasındaydı. hırçındı öpüşü, parmaklarına doladığı uzun saçlarımı çekiştiriyordu arada. sigaramı yatağın hemen yanında, yerde duran küllükte söndürüp ellerimi kalçalarına attım. kadınların dişiliklerinin kaynağının yuvarlak kalçaları olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum. sertçe sıktım. canını yakmaktı amacım ve canı yandığı halde tepki vermiyordu. sertleşen aletim sıcak kasıklarındaydı. içinde gezinmem için acele eder gibi bastırıyordu kendini. ellerimi göğüslerine götürdüm. biraz doğrulup tattım ikisini de, tek tek. arada uzun parmaklarımla sıkıyordum. yüzünü buruşturup dudaklarını ısırıyor ama canının yandığını belirten bir ses çıkarmıyordu. sinirleniyordum. üzerimden itip yatağın sağ tarafına düşürdüm. artık ben üstteydim ve hareketlerim sertleşmişti. boynu, omuzları, göğüsleri ve göbeği küçük ısırıklarımla kızarıyordu. sonunda, boğuk çığlıklar duymak beni biraz rahatlatmıştı. aletimi şehvetle nemlenmiş kasıklarına dayarken dudaklarım dudaklarına kilitlenmişti. sertçe ittim kendimi içeri bir anda. aradığım bir şey varmış gibi derinlere uzandım. attığı çığlık, birleşmiş dudaklarımızdan geçip içime doldu. sesten ve zevkten patlıyordum. hızlıca gezinmeye başladım içinde. istekle ileri atılıyor, pişmanlıkla geri çekiliyordum. bunu hızla tekrar ediyordum. seks, uzun zamandır bir çelişkiydi benim için. dudaklarımı çektim dudaklarından. dili özgür kalınca daha cesur ve daha yüksek çığlıklar atmaya başladı. gittikçe ısınıyorduk. inlemeleri sıklaşırken doğruldum ve bir anda çektim kendimi içinden. kısa bir rahatlama anından sonra oyuncağı elinden alınmış küçük bir kız gibi atıldı üzerime. yatağın ayakucuna doğru itti beni. sırt üstü yatırıp üzerime uzandı. küçük bir öpücükten sonra tırnağının geçtiği yerleri iyileştirmeye çalışır gibi diliyle takip etti. önce yakıp sonra serinletiyordu. yavaşça aşağı indi. kıvrandırmaya çalışıyor ama başaramıyordu. dudaklarının arasında sıcaklığım vardı. zevk aldığımı biliyor ama dahasını istiyordu. bir hızlanıp bir yavaşlayarak küçük oyunlar oynuyordu. gözlerimin içinde bakıp “çok büyük” dedi, işveyle. aslında değildi. her kadının içinde bir fahişe vardı ve onun içindeki fahişe beni kendine bağlamaya çalışıyordu. sessiz kalıp kafamı arkaya attım. hala benden bir tepki bekliyordu. tekrar gözlerine baktığımda anladı. gözlerini kaçırdı benden. istediği başarıyı kazanamadığını görmeye dayanmıyordu. ama bilmiyordu sebebinin o olmadığını. hınzır bir gülümsemeyle arkasını döndü sonra kendini toparlayıp. doğrulup yerimi aldım. artık daha serttim. sona geliyorduk. bir anda çektim kendime onu belinden tutup. kasıklarıma dayanmış kalçaları aynı az önce hayal ettiğim gibiydi ellerimin arasında. ve ben bu sahneyi farklı kadınlarla da olsa her görüşümde tanrının varlığına iniyordum bir kez daha. iki cinsin bu kadar büyük bir uyumla yaratılmış olması bu mükemmel varlığın gerçekliğinin ispatıydı. erkekler ve kadınlar olarak legolara benziyorduk. nasıl birleşirsek birleşelim, birleşme noktaları cuk oturuyordu her zaman. hızlandım. inlemelerine sert çarpışma sesleri de eklendi bir süre sonra. o ise sadece nefes sesimi duyuyordu. arada arkasına dönüp dudaklarını uzatıyordu. öpüşmek sevişirken daha zevkliydi, bunu bir kez daha ispatlamıştım kendime.

hızlanan nefesi ve sıklaşan iniltileriyle sona yaklaştığımızı anladığımda daha da hızlandım. orgazma çığlıklarla ulaşmasını istiyordum. öfkem iyice kabarmıştı. her hamlemde kalçalarından gelen ses beni kamçılıyordu. hayvani bir içgüdüyle hızlı ve sert hareketlerle gidip geliyordum. canının yandığını anlamak zor değildi ve bu benim aldığım zevki katlıyordu. bir süredir içimde beliren bu istek beni her seferinde şaşırtıyordu ama şaşkınlığım beni dizginleyemiyordu. sınırlarını iyice zorladım. en sonunda büyük bir çığlıkla boşaldı. içindeki kısmım buna şahitti. konuşamıyordu. yüzünü yastığa gömüp nefesini düzenlemeye çalışırken ben devam ettim. aldığım zevk öfkemle birleşiyor ve beni daha da saldırgan kılıyordu. kaçlarındaki ellerim kasılmaya başladı. üzerinde durduğum dizlerim uyuşuyordu. içimde zevkten farklı bir şey vardı. en sonunda öfkemi de bir kenara bırakıp gözlerimi kapadım. pişmanlık gibi kötü bir his kapladı her yanımı. tenim yanıyordu sanki. içinden çıkıp kendi kendime bile zor duyduğum, anlamsız hırıltılarla kalçalarına boşaldım. tam olarak bittiğinde yavaşça açtım gözlerimi. kadınlığının terlemiş sembolü, erkekliğimin kaynağı ile lekelenmişti. yatağın boş kalan kısmına sırtüstü attım kendimi. nefesim normal temposuna ulaştığında ona dönüp küçücük öptüm şakağından. bunu beklemediğini biliyordum. pespembe olan suratına küçük bir tebessüm yayıldı. bu ümitti ama ben boş olduğunu biliyordum. kalkıp banyoya gitti, ben de bir sigara yaktım. tabakayı yerine koyarken biraz daha uzun baktım bu sefer üzerinde işli harflere. derin bir nefes çektim sigaramdan yine. bu sefer ciğerlerime değil de beynime yolladım dumanı. beynim uyuşmazsa eğer düşünecektim yine aynı şeyleri çünkü. istemiyordum.

pencereden giren rüzgâr artık üşütüyordu biraz. tekrar girdi odaya biraz sonra. duşunu almıştı. havluyu yere atıp tekrar aynanın karşısına geçti. çıplak olmakla gurur duyan bir hali vardı. vücuduna bakıldığında haksız olmadığı da görülüyordu. saçlarını tarayıp tekrar yanıma uzandı yüzükoyun. elimdeki sigarayı alıp son nefesi çekti. dumanı yüzüme üfleyip güldü. kahkahasında farklı bir şey vardı. küçük bir tebessümle cevap verdim. sigarayı söndürüp çenesini göğsüme dayadı. bir şeyler anlamaya çalışır gibi bakıyordu yüzüme. sonra birden elini kasıklarıma attı tekrar;

- bu gece burada kal. yine yapalım. hatta sabah da…
- birazdan gideceğim.

çenesini göğsümden kaldırdı. yüzü düşmüştü. yatağın diğer ucuna çekildi, sırtüstü yattı. ben de yataktan kalkıp giyinmeye başladım. gömleğim, pantolonum, kemerim hatta boxerım bile gayet intizamlı bir şekilde koltuğun üzerinde duruyordu. “sanki bir göreve hazırlanmış gibi düzenle soyunmuşum” dedim içimden. her şeyimi giyip tekrar yatağın yanına gittim. tam komodine, tabakama ve çakmağıma uzanırken gözlerini bana dikti;

- kim bu kadın?
- hangi kadın?
- gül. tabakanda ve çakmağında da adı işli.

bir an afalladım. neden buna takıldığına anlam verememiştim. seviştikten sonra beklemediği halde şakağına kondurduğum öpücüğün onu ümitlendirdiğini düşünüyordum ama bunun tek gecelik bir şey olacağını başından beri bildiğine emindim.

- tanımıyorsun. önemli biri de değil zaten.
- önemli olmayan insanların isimlerini sevişirken sayıklar mısın hep?
- ben kimsenin adını sayıklamadım.
- tam boşalırken, içimden çıktığında özür diler gibi bir ses tonuyla “ben sadece seni seviyorum gül” dedin hırıltıyla karışık.

kalakaldım. ne düşündüğü zerre umurumda değildi. en zayıf noktamla yüz yüze kalmıştım. arkamı döndüm. aynadaki yansımamla göz göze gelmiştim. yüzümdeki ifade karışıktı. ben bile ne düşündüğü anlayamıyordum. yürümeye başladım kapıya doğru. yatakta doğruldu;

- kim bu kadın? sadece merak ediyorum.

durdum ama o devam etti;

- sadece kim olduğunu söyle.
- senin yerinde olmasını istediğim kadın.
- peki, şimdi nerede?
- gitti.

yürümeye devam ettim. ağladığımı görmesini istemiyordum. yatak odasından çıkıp hızlıca evin kapısına doğru ilerlerken yataktan fırladı. evin kapısını açtığımda arkamdan bağırıyordu;

- peki, madem bu kadar istiyorsun o kadını, neden benimle yattın? neden ona gitmedin? neden aldattın onu?

aldatmak kelimesi ağır gelmişti. kapıyı kapatıp ona döndüm. gözümden süzülen yaşları gördüğünde şaşırdı. hafif bir pişmanlık gördüm gözlerinde. haddini aştığını ve hesap sormaya hakkı olmadığını anlamıştı. mecbur olmadığım halde açıklama yapma isteği duydum. konuşmaya başlarken gözlerim gözlerine kilitlenmişti;

- o öldü.

gözündeki pişmanlık iki katına çıkmıştı. canımı yakacak bir konuyu açtığına üzülüyordu şimdi. devam ettim;

- … ve ben öldüğünü hala kabullenemedim. hayatıma devam etmeye çabalasam da başarılı olduğum söylenemez. başka kadınların tenleri her erkek gibi arzuladığım şeyler. ama dokunduğumda tenimin yanmasına engel olamıyorum. içimi kaplayan suçluluk her seferinde daha saldırgan biri yapıyor beni. canımın yanmasını can acıtarak hafifletmeye çalışıyorum. sonunda elimde kalan yine aynı olunca boşa kürek çektiğimi anlıyorum ve pişman oluyorum. teorik olarak imkânsız olsa da, kalbimdeki gül’ü aldatmanın pişmanlığıyla kalakalıyorum.

artık o da benimle beraber ağlıyordu. hıçkırıklarla sesim boğuklaşsa da devam ettim;

- … ben başka tenlerde kaybolmaya çalıştıkça o her yerde karşıma çıkıyor. her seferinde daha çok özlüyorum onu. pişman oldukça daha çok seviyorum.

bir anda kucakladı beni. çıplak vücudundan kayıp dizlerimin üzerine düştüm. uzun zamandır sesli düşünemediklerimi anlatmak rahatlatmıştı beni. sesimi kontrol etmeden bağıra bağıra ağlıyordum. o da çöktü dizlerinin üzerine. yüzümü ellerinin arasına alıp dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu;

- o çok şanslı bir kadın.

gözyaşlarımı sildi bir süre sonra. ayağa kalktık. kapıya uzanırken gözlerine baktım yine. minnetimin farkındaydı. gülümsedi henüz kurumamış yanaklarındaki gamzelerle. derin bir nefes alıp çıktım dışarı. kimsenin beklemediği evime doğru salladım adımlarımı.

artık daha çok özlüyordum onu.

daha çok seviyordum.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Genç kadın, "çok sarhoşum" ben deyip kafasını adamın uzun saçlarına gömdü. Adam, "çok sarhoşum" cümlesinin ne anlama geldiğini biliyordu. Haklı sayılamayacağı koşullarda, sadece o an aklından geçeni yapmak isteyen insanlar suçu bir başkasına, bir başka şeye atmak için bu cümleyi kullanır. "Şu andan sonra olabilecekler karşısında tepkini tahmin edemiyorum. Bir sorun olursa eğer diye şimdiden savunmamı yapıyorum."

Adam, "Tamam hadi yat o zaman" dedi.


___________ 3 saat önce ____________



Sigarasından bir fırt çekip kül tablasına koydu genç adam. Tekila şişesine uzanıp beşince shotları doldurdu. Genç kadın içmeye başlamadan bir oyun başlatmıştı; her shottan sonra, her ikisi de birer soru soracaktı diğerine, birbirleri hakkında bilmediklerini öğreneceklerdi. Adam bu fikri ilk duyduğunda "birbirimiz hakkında bilmediğimiz ne olabilir ki?" dediğinde, kadın "Liseden beri çok zaman geçti. Bilmediğimiz bir şey muhakkak vardır" deyip güldü. Adam bu gülüşün altında yatanı biliyordu.

Shot bardakları beşinci kez masaya boş olarak konulduğunda kadın "Sıra bende" deyip gülümsedi yine. İşin renginin değiştiğini biliyordu adam. Ve beklediği soru geldi;

- Bana hala âşık mısın?

Biraz durduktan sonra;

- Bu kadar zamandan sonra, o liseli gencin seni aşkıyla beklediğini düşünme. Belki fazla gerçekçi bir cümle ama duyguların da bir son kullanma tarihi var. Ama seni öpseydim eğer ne hissederdim hala merak ediyorum. Gerçekten dostum musun, yoksa o hissettiklerim aşk mıydı? Bu sorunun cevabını ancak o zaman bulabilirdim.

Kadın gülümsedi. Belki de beklediği cevap içten bir evetti. Adam bunu hiçbir zaman bilemezdi. Aynı soruyu kadına sordu. Farklı bir cevap beklemiyordu. Kadın aldığı cevabı farklı kelimelerle geri verdi. Adam güldü;

- Seni çok iyi tanıdığımı biliyordum.

Shot bardakları dokuzuncu kez boş kaldığında adam daha içmiyoruz dedi. Bardakları ve şişeyi mutfağa götürmek için yerinden kalktı. Kadın müziği değiştiriyordu. Genç adam geri geldiğinde kendisi için hazırlanmış kanepede kadının yattığını gördü;

— Hadi yatağına git.
— Hayır...
— Hadi ama...
— Sen gel buraya.
— Birlikte yatamayız.
— Hadiiii...

Adam takındığı isteksiz tavra rağmen içten içe isteyerek kadının yanına uzandı. Ona ve kendine “Dur” demesi gerektiğini biliyor ama diyemiyordu. Tek yapabildiği başlatan taraf olmamaktı. Genç kadın, "Çok sarhoşum" ben deyip kafasını adamın uzun saçlarına gömdü. Adam, "Çok sarhoşum" cümlesinin ne anlama geldiğini biliyordu. Haklı sayılamayacağı koşullarda, sadece o an aklından geçeni yapmak isteyen insanlar suçu bir başkasına, bir başka şeye atmak için bu cümleyi kullanır. "Şu andan sonra olabilecekler karşısında tepkini tahmin edemiyorum. Bir sorun olursa eğer diye şimdiden savunmamı yapıyorum."

Adam, "Tamam hadi yat o zaman" dedi.

Daha bir dakika olmamıştı ki kadın adama sarıldı. Adam olacakları biliyor ama sadece içini rahatlatmak için pasif kalıyordu. Kadın onu öpene kadar kılını kıpırdatmadı. Sadece öpücüğe karşılık verdi. Yıllardır zihninin derinlerinde sakladığı, arada unuttuğu sorunun cevabı bu öpücükteydi. Cevabı, dudaklarıyla kontrol etti.

Kadın, işi ileri götürmek istercesine hareketlenmeye başladı. Elleri adamın vücudunda geziyor, tekilanın etkisiyle yanan teninin sıcaklığını iyice arttırıyordu. Adam karşı koymaktan vazgeçip kadının vücudunu parmak uçları ve dudaklarıyla keşfetmeye başladı o anlarda. Kaderde ufak bir oynama yapabilseydi eğer şu an öptüğü göğüslere, dokunduğu tene ve arzuladığı kadına sahip olabileceğini biliyordu. Ama böyle bir teknolojinin hiçbir zaman var olmayacağının farkındaydı. Kadın bir başkasının sevgilisiydi artık ve o bu şehveti tatmak için dikenli tellerin arasından geçip büyük bir risk almıştı. Başlatan taraf olmadığı halde suç ortağı olduğunu biliyordu. Bunun başlatmakla alakası yoktu aslında. Aldatmak, her şekliyle aynıydı ve o da bu günahın bir parçasıydı. Bunları düşünmekten vazgeçip üzerindeki kadını yatağın diğer tarafına itip üzerine çıktı. Nefes sesleri hızlanmış ve sıcağında etkisiyle vücutlarını ince bir nem tabakası kaplamıştı. Adam kadının çıplak teninden ellerini çekmiyor, nefesini kadının bembeyaz göğüslerinin arasına üflüyordu. Kadın, adamı sertçe üzerinden itti. Deminki gibi üzerine çıkıp ellerini adamın kasıklarına götürdü;

—Bunu hissetmek istiyorum...

Hareketleri hırçın, sesi istekliydi. Adam kadını kendine çekip dudaklarına yapıştı. Böyle bir sorunun cevabı kulağa değil, ancak dudaklara fısıldanabilirdi. Uzun öpüşmelerin, kıvılcımlar çıkaran istekli dokunuşların ardından adam, kadının çıplak tenine değen erkekliğiyle en mahremine girmeye hazırlanıyordu artık. Kadın, dudaklarını adamın dudaklarından çekip, önce boynuna, sonra kulağına götürdü. Islak dudakları arasından çıkabilecek en kararsız ses tonuyla;

— Aslında bunu hem istiyor, hem de istemiyorum, dedi.

Adam bir anda irkildi. İradesi arzularına yenik düşmüştü. Aşk, eskimiş de olsa hala şehveti arttırabiliyordu. O da, eskimiş aşkının etkisiyle yapmaması gereken şeyler yapmış âdem’in asırlar evvel yaptığı hatayı yapıp yasak elmadan bir ısırık almıştı. Üzerindeki kadını itip doğruldu, uzun saçlarını yüzünden çekip eliyle arkaya doğru tararken fısıldadı;

— Yatağına git artık.
— …
— Lütfen.

Lütfen, sadece nezaketen eklenmişti sanki. Öyle bir tonlamayla söyledi ki bunu, kadın söylenenin bir ricadan çok emir olduğunu anlamıştı. Adama sarılıp "Yanında kalmak istiyorum" dedi. "...seninle olmak istiyorum". Adam yataktan çıkıp koltuğa oturdu; "O zaman ben burada uyurum, sen de orda". Kadın, adamın kararlılığının farkına vardığı zaman, dönen başını sabitlemeye çalışarak kalktı yataktan. Duvara tutunarak yürürken, arkasına dönüp "İyi geceler" dedi.

Adam, fısıldayarak "iyi geceler" dedi kadının arkasından. Kadın bunu duymamıştı, duvardan kuvvet alarak yürüyordu ince uzun koridorda. Adam, kadının çıplak ayaklarının granit zeminde çıkardığı sesler kesilene kadar kıpırdamadı. Müziği kapatıp kanepeye uzandığında gün ağarıyordu. Dudağının kanadığını fark etti o an. Yıllar önce kalbini kanatan aşk, artık sadece dudağını kanatıyordu.

Gözlerini kapattı. Uyandığında yine eski dostunun evinde olacaktı. Az önce seviştiği kadın ise lisede âşık olduğu kadındı sadece. Yıllar önce bitmiş aşkın tortusunu sildi dudaklarından. Başka bir adamın tadı geldi ağzına. Kadının dudaklarının asıl sahibiydi o. Tiksindi kendinden. Aldatmaya yardım ve yataklık suçundan yargıladı kendini rüyalarında. Katıksız hapis verdi kendine ceza olarak, uyandığı zaman cezasının biteceğini bilerek. Sadece bir insandı o da. Kendine notlar ve cezalar çıkarsa da sonuçlardan, her insan kadar adileşebiliyordu bazı durumlarda. Her şey insandandı.

Hala...

16 Nisan 2010 Cuma

Kırmızı kaşkolünü takıp çıktı sokağa. Yürüdü. Sadece yürüdü. Ne düşündü ne de başka bir şey...

Sadece yürüdü.

Yürümek rahatlatan bir şeydi sanırım onun için. Bir yerlerden uzaklaşmak beyninden ve bedeninden de uzaklaştığı hissini yaşatırdı ona. Bu da dinginlik demekti. Sakinlik. Hiçbir şeyin olmaması demekti yanında, sağında, solunda ve arkanda.

Yürüdüğü yollar tanıdıktı en başta. Sonra çok da alışık olmadığı ama gene de bildiği yollar uzandı önünde.

Ne kadar zaman geçmişti bilenmez. Kara batıp çıkan ayaklarının donmaya başladığını hissettiği andı herhalde. Durdu. Döndü, arkasına baktı. Sanki birini aradı. Ama kimi arayabilirdi ki. Ne için baktı sanki. O da bilemedi.

Düşündü. Yola çıktığından beri, ilk kez o an, aslında pek çok şeyi bilmediğini düşündü. Tarihle ilgili hiçbir şey bilmezdi mesela. Sadece, Malazgirt Meydan Muharebesi’yle Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı kalmış aklında. Annesinin neden onu hiç emzirmediğini de bilmezdi. Ya da neden terk ettiğini de… Doktor oral tatminsizlik demişti tırnaklarını yeme problemi için. Çocukluğunda annesinin memesini emmediği içinmiş. İlk kez o zaman annesinin onu daha küçücük bir çocukken terk ettiğine üzüldü. “Madem terk edecektin, bari emzirseydin.”

Doktor bir çok sorununu da buna bağlamıştı. Ona ilgi gösteren her kadınla yatmak isteyişi, onları bu istekle ayartması, sonra da sadece sarılarak uyumasının tek sebebi gene buymuş mesela.

O kadınların şaşkınlığı geldi sonra aklına. O bakışmalar, dokunmalar ve öpüşmelerden sonra sabaha kadar sevişeceklerini düşünen kadınlara, sadece kendilerine sarılıp uyumak istediğini söylediğinde kadınların yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesi… Ne kadar da sıkıcıydı.

O hiçbir şeye şaşırmazdı çünkü. Şaşırabileceği ne kalmıştı ki. Eğer bir gün, ilk kez, bir şeye şaşırırsa bunu da şaşırmazdı.

Sıkıldı düşünmekten. Gene beynini susturmaya çalıştı. Demin ki gibi kat-i sessizlikti istediği.

O an karşıdan gelen iki güçlü ışık gözünü aldı. Durdu. Gözlerine siper etti elini. Gelen araba yanından geçerken yavaşladı. Onu geçti ve biraz ilerden geri geldi.

“İsterseniz sizi gideceğiniz yere bırakabilirim” dedi ince bir ses.

Eğilip açılan otomatik camdan içeri baktı. Tam seçemedi yüzünü. Ama kadındı.

“Teşekkür ederim ama hiç gerek yok.” dedi. Sesi o kadar kırılgan çıkmıştı ki, o soğukta, havada donacak ve biraz sonra çatlayacak diye düşündü kadın.

“Hadi ama… Saatten haberiniz var mı sizin? Hem kar da yağıyor. Binin arabaya. Lütfen…”

Bu “lütfen” kelimesi insan sesinin en masum tonunda söylenmişti. “Çocuk gibi.” dedi içinden. “Eğer annem beni terk etmeseydi, çocukken onu kızdırdığımda ondan böyle af dilerdim herhalde”

Hiçbir şey demeden bindi arabaya. Arka koltuğa oturdu ama nedenini bilemedi. Düşünmedi de zaten…

Sustular…

Uzun süre sonra kafasını kaldırıp camdan dışarıyı görmeye çalıştı… Hala evine yaklaşmamışlardı bile. Ne çok yürümüş…

“Siz susunca bende sustum ama artık birkaç kelime edelim isterseniz?” dedi kadın.

Uzun sessizlikten sonra acayip gelmişti kulağına bu sesler. Uykudan uyanmak istermiş gibi gözlerini kapayıp açtı. Sesi dondurucu bir tondaydı: “Ne konuşmak istersiniz?”

Kadın bu cümleyle karın soğuğundan daha fazlasını hissetti teninde. Cümlenin kendisi değil ama adamın tonlaması o kadar soğuktu ki…

Fark etti kadının bozulduğunu. “Şeyyy… Üzgünüm. Sinirlerim bozuk biraz. Kabalık etmek istemezdim.” Soğuğa rağmen kızarmasına şaşırdı. Daha önce hiç kızarmayan biri bu soğukta nasılda ateşe gömülmüştü.

“Rica ederim. Önemli değil.” dedi ve bir daha terslenme korkusuyla sustu.

“Adım Erk… Senin?”

İlk kez sen demişti. Biraz pişman oldu sanki. Ne gerek vardı ki. Yanlış anlamasaydı bari…

Kadın sevdi bu başlangıcı. Anlamıştı hatasını ve sıcaklık olsun diye sen demişti. Bir artı puandı bu. “Bende Buse.” Bunu söylerken aynadan arkadaki gözlere bakıyordu. Belliydi bu ilgi gösterisinin zoraki yapıldığı. Kadın bir şey yapma ihtiyacı duydu. “Şurada bir kahve içer misin benle?”

“Olur!” sesindeki coşkuya kendi de anlam verememişti. Kadının gönlünü almak için yapılacak olsa bile fazla bir tavırdı bu.

Arabadan inip yol kenarındaki salaş kafeye girdiler. Hemen oturdular. Kahveler gelene kadar kimse konuşmadı. İlk yudumu alırken “Kötü bir şey mi var?” deme cesaretini gösterdi Buse. Gelecek cevaptan korktu biraz. Tanımadığı bir adama neden böyle bir şey sorduysa.

Kafasını kaldırıp kadına baktı Erk. Hala bir şey dememişti. Sadece bakıyordu.

Buse rahatsız oldu. “Özür dilerim. Beni ilgilendirmez tabi. Kusura bakma lütfen…” Buse’nin rengi değişmişti. Kafasını kocaman kahve fincanına sokmak ister gibi yumuldu fincana, gözlerini adamdan kaçırıyordu.

Gözlerini kadının üstünden çekip fincanın ağız kısmı etrafında dönen parmağını takip etmeye başladı Erk. “Belli bir şey yok aslında. Bir iç hesaplaşma ve bunun verdiği yorgunluk. İnsan kendini sorgularken, hayatından sıkılırken çok fazla güç harcıyor sanırım.”

Bu sefer Buse adama dikti gözlerini. Farklı bir adamdı bu. Onunla yaşamak zor olsa gerek. “Zor olsa gerek tabi. İnsan kendine dışarıdan bakamıyor.” dedi kahveden bir yudum daha almadan önce Buse.

Kafasını salladı sadece Erk…

“Belki bıraksan, hiç düşünmesen daha iyi... Yani bu güne kadar kimse kendiyle olan sorunlarını bitirememiş. Sen neden uğraşasın ki…” yeniden girmişti söze Buse kahvesinden aldığı yudumun ardından.

“Takatim kalmadı sanırım hiçbir şeye. Hemen bitsin istiyorum. Ben bitiremezsem kimse bitiremez gibi geliyor. Öyle boşa da olsa kürek çekmek beni rahatlatıyor.”

Kafasını anlıyorum der gibi sallayarak başka bir yudum için ağzına götürdü fincanı Buse.

“Tüm yarınlarımı bir tek dünüme değiştim demişti genç yaşta ölen ünlü bir kadın. Ben de tüm dünlerimi yarınlarım için didik didik ediyorum. Bir şey buldun mu dersen sana cevap veremem. Ama bunu yapmayınca hiç duramıyorum.”

Buse dikkatlice devamını bekliyordu konuşmanın.

Erk, yabancı biriyle konuşmanın verdiği huzurun doruğundaydı. Devam etti.

- Annem ben doğduktan bir hafta sonra terk etti beni. Etmiş yani. Bunu öğrendiğim andan itibaren nedenini merak ediyorum. Bu kadar sevilemeyecek biri miydim ki diyorum kendi kendime. Daha ufacık bir bebektim o zaman. Ne yapmış olabilirim ki?
- ...
- Biliyor musun? Çocukken Sezen Aksu’yu annem sanırdım. Birileri onu kaçırmıştı ve zorla şarkı söyletiyorlardı. O da tüm şarkılarını bana söylüyordu. Geçen gün bunu anlattığımda psikoloğum bunun beynimin acıyı hafifletmek için oluşturduğunu söyledi. Kendi kendime küçük bir hikâye yazmışım yani. Bunun büyük bir acı olduğunu doktor bunu söylediğinde anladım aslında. Ha bir de Sezen Aksu’nun yani annemin “Küçüğüm” şarkısını bana yazdığını düşünürdüm. Benden af dilerdi o şarkıda. Bende zordayım derdi. Bu yüzden seni bırakıp gittim derdi. Bende anlardım onu. Affederdim. Şimdi affedemiyorum ama…

Buse elindeki fincana bakarak buruk bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına, suratına. Konuşmadı.

Erk daha önce hissetmediği tüm duyguları hissediyordu artık sanki. Merak duygusu mesela... Kadın neden gülüyordu böyle? Bir şeyi hatırlamış gibiydi. Ne olduğunu merak ediyordu o an.

“Ben de çocuğumu bırakıp gitmek zorunda kaldım biliyor musun? Şimdi benim oğlumun da bu durumda olabileceği fikri pekiyi gelmedi sanırım bana.”

Bu cümleleri Buse’nin ağzından döküldüğünde Erk’in merakı dindi ama pişman olmuştu Erk sanki. Anlattıklarının kötü şeyler hatırlatmasına üzüldü. Ama aynı anda annesine duyduğu kin tüm azametiyle ayaklanmıştı. Sanki annesiydi karşısındaki.

Buse’nin yaşarmış gözlerine kitlenmiş gözlerini geri çekmeye çalışırken titrek bir sesle sordu. Sanki soruyu kendi annesi cevaplayacaktı. “Peki… Neden gittin?”

Yıllardır yapamadığı bir şeyi yapmış gibi rahatladı o an. Kırmızı kaşkolünün püskülleriyle oynamaya devam etti. Cevabı beklerken artan heyecanını atlatmanın yolu buymuş gibi.

“Babasıyla sürekli kavga eden bir çift olmuştuk, ayrılmak için dava açtım. Boşanmayı kabul etti ama oğlum bende kalacak dedi. İtiraz etmemle birlikte oğlumu kucağına aldı ve bağırmaya başladı. Eğer oğlumu almaya kalkarsan buna her şekilde engel olacağını söyledi. Onu bana vermektense öldüreceğini söyledi ve elindeki sigarayı oğlumun o küçücük ayağına götürdü. O haldeyken hayır diyemezdim. Tamam diye bağırdım haykırarak. Ben ayrıldım evden. Oğlumu geri almaya söz vererek. Daha sonra kaybettim izlerini, benden kaçırıyor hala oğlumu. O günden beri o yaştaki her çocuk benim oğlum gibi geliyor. Hangi sebeple olursa olsun bırakıp gitsen de, hep senin oğlun kalıyor geride bıraktığın o çocuk. Annen de seni unutmamıştır emin ol.”

İçinde bir ferahlık hissetti Erk. Hikâye kendi hikâyesiyle uyuşmasa da son cümle onu kendinden geçirdi. “Hangi sebeple olursa olsun bırakıp gitsen de o hep senin oğlun kalıyor geride bıraktığın o çocuk.”

Kadın, Erk’in bu cümleyi tekrar ettiğini duyduğunda anladı o an ne hissettiğini. O da rahatlamıştı. Sanki kendi oğluna yapmıştı bu açıklamayı. Kahvesinden son yudumunu alırken oğlundan özür diledi sessizce, daha cesur olamadığı için. Fincanı masaya bırakıp arkasına yaslandığında az öncekinden farklı bir şey vardı havada.

Biraz sonra bir şarkı çalmaya başladı mekânda. Erk yaslandığı sandalyeden biraz kaykılıp camdan baktı. Kar yeniden yağıyordu. Bu sefer hoşuna gitti bu görüntü. Beyaz, güzel bir renkti. Tekrar yaslandı arkasına. Gözlerini kapayıp düşünmeye başladı. Belki de onun annesi de hala seviyordu onu. Belki de isteyerek bırakmamıştı. İyi ihtimaller de düşünülebilirdi. O andan itibaren annesine kızamayacağını fark etti ve ona şarkılar söyleyen annesini değil de gerçek annesini ilk kez affetti. Her ne kadar eksikse de bir yanı, uzakta da olsa da bir annesi olsun diye affetmesi lazımdı onu.

Çalan şarkıyı o an fark etti. Bir “anne” çocuğundan özür diliyordu şarkıda. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bir şey vardı şimdi içinde. Farklı bir şey… Adını bilmediği bir rahatlık türü... Dertsizlik gibi mutluluk gibi değil. Başka bir şey…

Buse geldi aklına. Sorununu ancak kendi kendine çözebileceğini düşünürken hiç tanımadığı biri çözmüştü sorununu. Daha doğrusu başka başka pencereler açmıştı önünde. “Ne güzel bir gece.” dedi içinden. Buse’ye çevirdi kafasını minnetle karışık başka, farklı duygularla…

“Huzur… Şu an hissettiğin şeyin adı huzur…” dedi Buse hemen.

Erk durdu. “Evet, huzur…” Bulmuştu adını o acayip hissin işte… “Gidelim mi?” dedi Buse’ye. Bunu söylerken elini tutuyordu. Buse şaşırmadı. Beklediği bir şeymiş, sanki her zaman el elermiş gibi baktı Erk’in yüzüne…

“Gidelim” dedi o da.

Açılan kapı rüzgâr yüzünden hızla kapandı. Masada kalan fincanlarda ise dudak izi değil bir iç hesaplaşmadan sonra işlevini yitiren kinin tortusu vardı.

_________


Yazıdığım ilk ciddi öyküyü okudun... yazım tarihi: 03.03.2007 saat: 00.24

10 Nisan 2010 Cumartesi

“Bu son nefesim” diyerek bitirmediğim her sigaramın arkasından bir tane daha yakmak zorunda kalıyorum. Kül tablasında unutup da kendiliğinden sönen sigaraları içilmiş saymıyorum çünkü. Ben, yine bu sebeple ikinci sigaramı yakarken o odaya girdi. Akşamdan beri ilk kez kafamı çevirip baktım, yüzüne değil de boşluğa bakar gibi… Üzerinde geçen yaz eteğine döktüğüm kahveyle lekelediğim maksi elbisesi vardı. Hatıralarımla veda etmek istediğini anlamak benim için pek de zor olmadı. Onu izlemeyi bırakıp yüzümü tekrar cama döndüm.

_______________ _ _______________


Başka bir hayat yaşamaya karar verdiğinden habersizdim dün akşama kadar. Yemek yerken yeni planlarından bahsetmeye başladığında şaşırmayı bile beceremedim. Ben, bitmeyen bir hayatı birlikte yaşayacağımızı düşünürken o, içinde beni barındırmayan hayallerin başkahramanı ilan etmiş kendini. Kızmaya hakkım olsa bile kızamayacağımı bildiğinden mi bilinmez, sükûnetle anlattı bana bundan sonra yapmak istediklerini. Anlatırken yemek yemeğe devam ederek cümlelerinin çok da önemli olmadığına inandırmaya çalışıyordu beni. Bağırıp çağırsam, masayı devirip onu evden kovsam rahatlayacaktı aslında, ama bunu yapmayacağımı biliyordu. Bu yüzden omzundaki yük daha da artıyor; sakinliğime ayak uydurmaya, canımı yakmamaya gayret ederek içini rahatlatmaya çalışıyordu. Ben sustukça kendini daha da suçlu hissettiğini gözlerinden okuyordum.

“Yarın akşam, bu sofraya yalnız oturacaksın” dediğinde çatalı tabağın soluna, bıçağıysa sağına yaslayıp ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu. Bana değil, salatanın suyunda yüzen yağ baloncuklarına bakıyordu. Amacı beni tahrik etmek, bağırıp çağırmamı sağlamaktı. Tek kelime etmeden sofradan kalktım. Dizimdeki peçeteyi masaya fırlatmam bile onun bir nebze olsun rahatlatacakken ben Tibetli bir rahip dinginliğinde hareket ediyordum. Amacım daha çok acı çekmesini sağlamak değildi, sadece başka türlü tepki vermek gelmiyordu içimden.

O, gözlerini bana yönelttiğinde ben sırtım ona dönük bir şekilde cama bakan koltuğa oturdum. Kafamı çevirirsem gözyaşlarında suretimi göreceğimi bildiğimden, onu görüş alanımdan çıkarmak daha iyi bir fikirmiş gibi gelmişti o an. Sabaha kadar kalkmadım yerimden, o eşyalarını toplamaya başladığında bile. Ki, buna kırıldığını biliyorum. Hala bana kırılma hakkını kendinde görebildiğini de…

Oda güneşin ışığıyla, kül tablası ise izmaritle dolduğunda, ben hala tek kelime etmemişken o eşyalarıyla beraber gözyaşlarını da bavuluna doldurmuştu. İstediği şeyi yapan biri neden ağlar hala anlayabilmiş değilim. Ben, hiçbir şeyi anlamlandıramadığımdan soru dahi soramazken o, istediği şeyi yaptığını halde nasıl oluyor da ağlayabiliyordu. “İstediğin gitmekse neden benim karşı koymamı bekliyorsun ki?” diyemedim, demek istemedim. Suskunluğumun daha sonraları, içki sofralarında “keşke”lerle süslenerek anlatacağım bir pişmanlık sebebine dönüşeceğini bilerek ağzımı sadece sigaramdan bir nefes için açmaya devam ettim. O kadar kırgındım ki, kendi sesimle bile tuzla buz olabilirdim.

Kül tablasında unuttuğumdan kendi kendine sönen sigarayı içilmiş sayamadığımdan, ikinci sigaramı yakarken o odaya girdi. Akşamdan beri ilk kez kafamı çevirip baktım, yüzüne değil de, boşluğa bakar gibi… Üzerinde geçen yaz eteğine döktüğüm kahveyle lekelediğim maksi elbisesi vardı. Hatıralarımla veda etmek istediğini anlamak benim için pek de zor olmadı. Onu izlemeyi bırakıp yüzümü tekrar cama döndüm.

— Akşamdan beri hiç konuşmadın, şimdi de konuşma lütfen. Konuşursan gidemeyebilirim ve hayallerimin yarım kalmasını sevmem bilirsin.
— …
— Eşyalarımı aldım. Benden bir şey kaldıysa ve seni rahatsız ederse atabilirsin. Sadece sardunyalarıma sahip çık lütfen. İki günde bir sulaman yeterli olur. Tek istediğim bu. Kendine iyi bak.

Ağzından son çıkan kelimenin ardından birkaç dakika sonra duyduğum kapı sesiyle beraber gözlerimin kinini kusmasına engel olamadım. Kırıklarımı sükûnetimle sarmaya çalışırken, içimdeki öfkeyi görmezden gelmişim meğer. Hışımla yerimden kalkıp elime geçen ne varsa etrafa fırlatmaya başladım. Biblo, vazo, saat, bardak, sandalye… En sonundan yorgun düşüp olduğum yere, dizlerimin üzerine yığıldım. Gözyaşlarım akmaya devam ettiği halde artık sesim çıkmıyordu. Çıkamıyordu.

Ne kadar süre sonra bilmiyorum, ayağa kalkacak gücü kendimde bulduğum zaman, terasa çıktım. Yan dairenin terasıyla bizimkinin ayıran taş kaplamalı duvara yaslı, ince ve uzun bir masanın üzerine dizili renk renk çiçekli sardunyalara baktım. En çok sakız olanları severdi. Aklımdan geçen önce sakız sardunyalardan başlayarak hepsini parçalamak olsa da yapamayacağımı biliyordum. Hatırlattıklarına rağmen onlarla yaşamaya alışacaktım. Götürdüklerine rağmen onsuz yaşamaya alışacağım gibi…

_______________ _ _______________


Kül tablasında unuttuğumdan kendi kendine sönen sigarayı içilmiş sayamadığımdan yaktığım ikinci sigarayı, son nefesini çektikten sonra söndürdüm. Cama bakan koltuğumda oturuyordum ve camın hemen arkası terastı. Bu evi sırf bu terasa hayran olduğu için almıştık. “Sardunyalar dikeriz saksılara. Akşamları da geçer kahve içeriz senle karşılıklı burada” diye kandırdı beni. Benim kanmaya hazır olduğumu biliyordu da gerçi. Bilmediği, bu terasta, o sardunyaların arasında öleceğiydi.

Bundan birkaç yaz önce, serin esintilerle rahatlayan sıcak bir akşamüzerinde, ben yeni kalktığımız sofrayı toplayıp gene bu koltuğu kurulmuştum, o sardunyaları suluyordu. “Yarı gölgeyi severler. Bu yüzden terasın bu tarafı cennet bunlar için. Baksana nasıl açtılar” diye anlatıyordu bana çiçeklerini yumuşacık sesiyle. Ben, yüzümde huzurlu bir tebessümle, hayran hayran dinliyordum onu, gözlerim sardunyaların yapraklarında ve çiçeklerinde gezen narin ellerinde. Üzerinde geçen yaz kahve dökerek lekelediğim maksi elbisesi vardı. Eteklerinde benden bir iz var diye giyiyordu bu elbiseyi hala, o koca lekeye rağmen. Sonra birden, hiçbir şey yokken, sigaraya uzanmak için gözümü onun üzerinden çektiğim kısacık bir anda olduğu yere yığılıp kaldı. Hastaneye giderken ambulansta “beni yalnız bırakma” diye ona yalvarırken kısık bir sesle, kesik kesik “sardunyalarım seninle kalacak” dedi.

Hastaneden eve tek döndüğüm o günden sonra, kabullenemediğim ölümünün acısını azaltmak için durumumu iyileştirmek yerine, hayatımın işleyişini daha kötüye sürüklemeyi seçtim. Ne kadar acı çekersem onun acısını o kadar az hissederdim diye düşünüyordum. Acımı başka acılarla bastıramadığım zamanlarda ise kendimi kandırma yöntemini kullanmaya başladım. Her akşam farklı bir ayrılık hikâyesi yazdım ona. Beni, ölerek terk etmeyi ona yakıştıramadığımdan kendime yeni yeni anılar yazdım her akşam. Kimi zaman beni aldatmasına izin verdim hayallerimde, kimi zaman ben onu aldattım beni bırakıp gitsin diye. Ölüm, o kadar çirkindi ki bir ayrılık nedeni olarak, hayallerimle durumu düzeltebilirim sandım. Yanılmışım. Her akşam yeni anıların eskilerini silemediğini akan gözyaşlarımın şahitliğinde teyit ettim. Ama denemekten vazgeçmedim…

Son sardunyalar da soluncaya kadar, her gün yeni bir hayal kuracağıma dair sözüm var kendime. Son sardunya, son yaprağını da yitirdiği gün benim de köklerim kuruyacak, deli esen ilk rüzgârla kendi saksımdan başka bir yere uçacaktım. Söz verdim. Hem kendime, hem ona…

Son sardunyalar, benim kurtarıcım olacak. Onlar ölünce biz yeniden doğacağız...

21 Mart 2010 Pazar

daha tatlı uyandırmak için bir 10 dakika kadar yaprakla gıdıklamaya çalışmıştım ama başaramadım. üzerimde mutfak önlüğüyle yatağa girip arkasından sarıldım, sürekli olarak öpüyor ve konuşuyordum ama bu da fayda etmemişti. son çare olarak annemin ben çocukken kullandığı yönteme başvurdum. burnunu sıktım!

bir hışımla doğruldu yatakta. birkaç saniyelik ayılma sürecinden sonra amansız bir yastık savaşını başlattı suratıma indirdiği darbeyle. yatak odası dar gelmişti artık, aşağı salona indik. savaş hala devam ediyor, nefes almakta güçlük çekmeye başladığımız halde kahkaha atarak kendimizi zorluyorduk. sonunda "tamam" dedi, "yoksa öleceğim, dur."

savaşı bitirdik. ben bir kanepeye attım kendimi, o karşıdakine. nefes ritmini normale getirdikten sonra kafasını bana çevirdi.

- ne bu hal?
- ne var halimde?
- pijama altının üzerine mutfak önlüğü falan. seksi olmaya mı çalışıyorsun? amacın beni mi etkilemek?

burada büyük bir kahkaha patlattı.

- yok canım, bu benim doğal halim.
- nasıl doğal halin?
- e ben doğada böyle geziyorum.
- ahaha... sen uyanamadın mı hala? nasıl bir doğaymış bu?
- gel göstereyim sana.

elinden tutup bahçeye açılan kapıya götürdüm onu. bahar gelmiş, bahçe çiçeklerle kendinden geçmişti. gazeteden yaptığım kovboy şapkasını taktım kafasına. bir de sırt çantasını verdim. "noluyor ya hu?" deyince "safariye çıkıyoruz" dedim. güldü yine, ne olacağını bekliyordu. ben de hazırlandıktan sonra kapıyı açtım.

- hadi başlıyoruz, peşimden ayrılma. çok tehlikeli olabilir.

büyük bir kahkaha daha patlatmıştı. yürümeye başladık bahçenin içine doğru. "sessiz ol dedim, "burası zehirli yılanların çayırı. hiçbirini rahatsız etmemelisin". anlam veremeyen bakışlarla baktı yüzüme, ama hala gülüyordu. yürümeye devam ettik. bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. o da kıkırdamaya... "Ayy" diye küçük bir çığlık attı. yüzüne bakınca;

- yok bir şey, hortuma takıldım.
- ne yaptın sen?! yılanları rahatsız ettin işte. şimdi zehir püskürtmeye başlayacaklar.

son kelime ağzımdan çıktığı an yılanlar zehirlerini püskürtmeye başlamıştı. bahçe fıskiyelerinin hepsi çalışmaya başlamış, etrafa dağılan sular güneşin altında şıkır şıkır parlıyordu. ben kolundan çekiştirip onu yılanların püskürttüğü zehirden kurtarmaya çalışırken o kahkahalarla gülüyordu. durumu çakmıştı.

zehirli yılanlardan kurtulup da daha kuru bir yere geçtiğimizde o hala gülüyordu.

- şşşşiişttt.. sessiz ol.
- ne oldu yine?
- al bu torbayı.
- ne var bunda?
- büyülü yiyecekler.
- o ne be?
- aslanlı vadiye giriyoruz şimdi. eğer aslanların saldırısına uğrarsak bunlardan yedirip kurtulacağız.

yine büyük bir kahkaha patlattı. konuşmasına izin vermeden sürükledim kolundan. ağaçların arasından yürüyorduk. ben kulak kesilmiş etrafı kolluyordum. rolüme girmiştim. o da bana gülüyordu hala;

- ya delisin sen.

deli olabilirdim evet. gülüşü beni deli edebilirdi, hayatımda bu kadar güzel gülen bir başka kadın görmemiştim.

bir anda, geldiklerini gördüm. "geliyorlar" diye haykırdım. hiçbir şey anlamamıştı.

- şimdi sessiz ol. sakın kıpırdama. buradalar ve birazdan yanımızda olacaklar. sadece büyülü yemlerini ver.

gülmeyi bırakmış olan biteni anlamaya çalışıyordu. her sabah mama verdiğim onlarca kedinin yanımıza geldiğini görünce tekrar başladı kahkahalarına. bir yandan gülüyor bir yandan da kedilere/aslanlara yem veriyorduk.

kediler mamaya daldıklarında "tamam" dedim, "hadi şimdi yemek zamanı."

göl kıyısına doğru yürümeye başladık. karşımızdaki ağaçların arkası göldü. sarılmış yürüyorduk.

- çok acıktım ben.
- tamam geldik sayılır. hemen gölün kenarında bizi bekliyor sürpriz.
- ne sürprizi?

"kendin gör" dedim. sustum, sadece sırıtıyordum. merakına yenilip önden koşmaya başladı. ağaçların arasında kaybolduktan kısa bir süre sonra ayak sesleri kesildi. sesi de çıkmayınca merak edip ben de koşmaya başladım. şu ana kadar sevinç çığlıklarıyla inletmeliydi gölü. ağaçların arasına girip göle doğru koşmaya devam ettim. bir anda, sağ tarafımdan küçük bir ses geldi ve az sonra sesin sahibi üzerime atladı.

- sen manyaksın!!!

deli gibi gülüyordu.

- asıl sen manyaksın. korkuttun beni!
- hayır hayır. ben senin yanında bir hiçim. gölün yanına çocukluğumda oynadığım gibi oyun çadırı kurmuşsun adam! manyak değil de nesin?

kucağım konuşmaya devam ediyordu. anlatırken sesi yükseliyor, gözleri kocaman açılıyor ve büyük el kol hareketleri yapıyordu. oyun çadırını görünce yaşı da küçülmüştü sanki.

beyaz çarşaflardan yaptığım oyun çadırına girdik beraber. kahvaltımızı da hazırlamıştım. önce güzelce karnımızı doyurduk. sonra çadırın önünde oturduk göle karşı.

kafası dizlerimdeydi. arada doğrulup dudaklarıma küçük ya da ateşli öpücükler konduruyor ve "seni seviyorum" diyordu.

mutluydu, mutluydum...

6 Mart 2010 Cumartesi

Odaya girdiğini fark etmedim bile. Hiçbir zaman anlamadım zaten eskimiş parkeler üzerinde nasıl bu kadar sessiz yürüyebildiğini. Oysa ben, kadın halimle bile parkeleri gıcırdata çatırdata yürüyorum evin içinde. Evi bilen biri, beni göremese bile anlar nereden nereye gittiğimi. O ise, her zaman olduğu gibi yürürken de kibardı. Sessizce yatağa girip belime sarıldığında anladım geldiğini. Ensemde sıcak nefesi, burnumda traş losyonunun kokusu… Uykuya dalabilmek için olmazsa olmazım olan bu iki unsur da tamamlanınca “Artık uyuyabilirim” dedim içimden. Aynı anda “Geldim yanına, hadi artık uyu” dedi. Benimle ilgili böyle küçük ayrıntıları unutmayışı ve unutmadığını böyle küçük zarifliklerle belli edişi ona olan sevgimi perçinliyordu. Suratıma koca bir gülümseme yayıldı;

- Aslında uykum yok değil. Ama biraz konuşalım. Olmaz mı?
- Peki. Neyden bahsedelim?

“Gelecekten…” dedim, yüzüme yayılan tebessümün yüz ölçümünü büyüterek. O’ndan, on sene sonrasına dair hayaller kurmasını istedim. Bizi ne şekilde hayal edeceğini biliyordum az çok ama onun kelimeleriyle dinlemek istiyordum. Kısılınca iyice karizmatikleşen ses tonuyla, başladı anlatmaya;

- Bundan on sene sonra, o istediğimiz evi almış olacağız. Hani şu Bakırköy’deki, iki katlı, müstakil ev… Dış cephesi kahverengine boyanacak, söveleri beyaza, ferforjeleriyse siyaha. Bahçe kapısının yanına mavi ladin dikeceğiniz. Cumbadaki pencerelerden sakız sardunyalar sarkacak. Hepsini ellerimle seçip dikeceğim. Arka bahçede küçük bir havuz olacak. Demirleri hanımeli ve orman sarmaşığıyla saracağız. Sümbüller, laleler ve kalalar olacak. Ve bir de, ahşap salıncak olacak bir kenarda. Bahçedeki yemek masasını ben yapacağım. Sandalyeleri de, hani şu anneannenin evindekiler gibi seçeceğiz. Çocukken onları çok sevdiğini söylerdin. Yanında tezgâhı olan bir barbekümüz olacak. Haftasonları ben pişireceğim tüm yemekleri. Haftaiçi beraber gireceğiz mutfağa. Ben yine şarkı söyleyeceğim. Sen eşlik etmeye başladığında da susturacağım. Salonun bahçeye açılan bölüme komple cam olacak. Piyanonu hemen orada bir yere koyacağız. Tam ortaya… Yazın bahçede yemek yerken sen piyano çalacaksın. Ben rakı içeceğim sana bakıp. Şarkı söyleyeceğim yine. Çocukları uyandırmamak için kısa keseceğiz tabi. O güzel parmaklarını öperek durduracağım seni. Sonra piyanonun tuşlarında değil, tenimde gezinecekler. Hep böyle seveceksin beni. Hep böyle seveceğim seni.

Son cümlesinden sonra belime sardığı elleriyle karnımı okşadı, iyice sokuldu yanıma. Gülümseyip “on sene sonra cennette olacağız yani, öyle mi?” dedim. Gülümsedi. Omzumdaki yanağının gerilmesi ürpertmişti beni. Kirli sakalını ve gülümsemesini çok seviyordum. Ona doğru döndüm. Sağ elimi yanağına koyup “senin olduğun her yer benim için cennet zaten” dedim. Dudaklarına küçük bir öpücük kondurup, kafamı boynuna gömdüm. Onu o kadar çok seviyordum ki, sevgimi kendime bile tasvir edemiyordum. Her gece olduğu gibi elim yanağında uykuya daldım.

Tam da dalarken, “şimdi ölsem…” diye düşündüm. “Şimdi ölsem, canım yanmaz.”


_______________ ___ _______________



Tam olarak ne zaman başladı hatırlamıyorum. Ama bu kadar yoğunlaştığı aralığın başlangıcı bundan çok da uzak değil. Üç ya da dört aydır, sesleri duymadığım çok az zaman oldu. Kimseye anlatamıyor içimdeki gelgitleri ifade edemiyordum. Karımla çok mutluydum ve bu mutluluğun bununla bozulmasını istemiyordum. Sessiz kaldım. Ama ben sustukça, ses artıyordu. Benden sürekli bir şeyler istiyor istediklerini yapmadığım zaman hiç durmadan konuşup hayatımı zindan çeviriyordu. Bir süre sonra sorgulamadan dediklerini yapmaya başladım. Ev haricinde hırçın, sevimsiz bir adam olmuştum. İş yerindekiler neler olduğunu sorduğunda, sesin etkisinde olmadığım zamanlarda sinirlerimin bozuk olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Sesin etkisinde olduğum anlardaysa iyice parlıyor çoğu yakınım olan iş arkadaşlarımı paylıyordum. Evde olduğum zamanlardaysa ses susuyor, sanki kendini bir şeyden saklıyordu.

O gece de sakladı kendini. Yemekleri ben pişirmiştim. Yemekten sonra piyano çaldı yine bana karım. Ben de şarkı söyledim. İkimiz de Klasik Türk Müziğini severdik. Yakındaki bir konseri için yeni bir parça eklemişti repertuarına. Beraber çalışıyorduk. En güzel performansımızın o geceki olduğunu söyledi şarkı bittiğinde. Parmaklarını öperek durdurdum yine. Hamileliğinin son dönemleri olduğundan parmakları şişmişti ama hala çok güzeldi elleri. Rakımı bitirdikten sonra yatmaya karar verdik. Ben salonu toparlarken o üstünü değiştiriyordu. Kadehleri ve tabakları tepsiye koyarken ses ilk kez evimde ziyaret etti beni. Durmaksızın konuşuyordu bu kez. Şaşırdım. O konuştukça geriliyordum. Bu sefer her zamankinden daha hiddetliydi. Kadehleri toplamayı bırakıp ellerimle kulaklarımı tıkadım. Fayda etmiyordu. Gözlerimi yumdum. Hiçbir şey duymamaya, görmemeye, hatta hissetmemeye çalışıyordum. Buna çabaladıkça sesin karşında yeniliyor, güçsüzleşiyordum. Ben karşı durdukça o daha da arttırıyordu etkisini. Uzun zaman sonra karşı koymuş olmam kızdırmıştı onu. Güçsüz kaldım. Olduğum yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda ruhumun olmadığına yemin edebilirdim. Hissizleşmiştim. Yerimden kalktım. Yürümeye başladım. Kurulmuş bir oyuncak gibiydim.

Odaya girdiğimi fark etmedi bile. Sessizce yatağa girip beline sarıldığımda anladı geldiğimi. Uyuması için benim yanında olmam lazımdı. Nefesimi teninde hissedip de tıraş losyonumun kokusu burnuna gelmeden uyumazdı. Uyku nasıl bastırırsa bastırsın beklerdi. Bunu bildiğimden “geldim yanına, hadi uyu artık” dedim sessizce. Onunla konuştuğumda, bir an normale döndüğümü sandım. Çok normaldi çünkü her şey. Uykusunun olduğunu ama konuşmak istediğini söyledi. Neyden bahsetmek istediğini sordum. On yıl sonraki bizi anlat dedi bana. Anlattım. Duymak istediklerini, hayallerini, hayallerimizi… Hepsini birleştirip anlattım. Onu bir hayalle bile mutlu edebiliyor olmak beni ihya ediyordu. Bir ibadetmiş gibi devam ettim sözlerime. Bitirdikten sonra, daha sıkı sarıldım ona. Karnındaki bebeğimizi okşadım. İçimde farklı bir his oluşmaya başladı o an. Bana neler olduğunu anlamaya çalışırken karımın sesiyle irkildim. Sanki yine her şey normale dönmüştü. Sadece bir an, başka bir âleme gidip gelmiştim. “On sene sonra cennette olacağız yani, öyle mi?” deyip gülümsedi. Onu mutlu etmiş olmanın verdiği hazzı tekrar hissettim. İliklerime kadar… Bu kadını çok seviyordum. Gerçek bir aşkla ve hiç kimseyi sevmediğim kadar. Ben de gülümsedim. Sakallarım omzuna battı, ürperdi. Sakallarımı ve gülümsememi severdi.

Bana doğru döndü sonra. Sağ elini yanağıma koyup “senin olduğun her yer benim için cennet zaten” dedi. Dudaklarıma küçük bir öpücük kondurup, kafasını boynuma gömdü. Her gece olduğu gibi eli yanağımda uykuya daldı

Tam dalarken, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Ne düşündü o an, bilemiyorum. Ben, saçlarını okşuyordum.

Uykuya dalıp da nefesi yavaşladığında ses yine duyurdu kendini. Bir anda acı bir çığlık patladı sanki kulaklarımda. O andan itibaren ondan başka hiçbir şeyi duymuyordum. Kanım çekiliyor gibiydi. Bilincim yerinde olsa da bedenime sahip olmadığımı hissettim. Zihnime hükmedemese de vücudum etkisi altındaydı. Direnmeye çalışsam da olmuyor ona karşı baskın gelemiyordum. Tüm vücudum kasıldı sonra. O andan itibaren bedenime hapsedilmiş gibiydim. Ne bir yere kaçabiliyordum ne de hâkimiyet sağlayabiliyordum. Bir karabasan çökmüştü sanki üzerime. Bedenime laf geçiremediğim gibi sesim de çıkmıyordu. Kendi sesimi ben bile duymuyordum. Bir süre sonra göğsümde bir acı hissettim. Az önce karımın saçlarını okşayan ellerim şimdi kafasını göğsüme bastırıyordu. Sesin bana ne yaptırdığını o an anladım. Zihnim çığlıklarım çınlıyorken kulaklarımda sadece o ses vardı. Delirmek üzereydim. Ağlamaya başladığımda karım da uyanmış ve çırpınmaya başlamıştı. Tüm gücüyle beni itip nefes almaya uğraştıkça bedenim, yani ses, onu iyice göğsüme bastırıyordu. Artık dişleri göğsüme batıyordu. Karımın sesini duymuyordum, bağırıp bağırmadığını bilmiyorum o yüzden. Ama ağzını açtığına göre bağırıyor diye düşündüm. Ve eğer bağırıyorsa her şeyin farkındaydı. Ben çılgına dönmüş bir şekilde kendime hâkim olmaya çalışsam da tek yapabildiğim şey ağlamaktı. Karımın ona yaptıklarımı biliyor oluşu sesin darbesinden daha büyüktü. Bir süre sonra karım çırpınmayı kesti. O çırpınmayı kestikten biraz sonra da ses gitti.

Karım kollarımda hareketsiz yatıyordu. Ve bebeğimiz… Artık sesimi duyabiliyor ve vücuduma hâkim olabiliyordum. Ama bunun da bir önemi kalmamıştı artık. Ağlamaya devam ettim. Acizdim. Hiç olmadığım kadar. Karımın morarmış suratına bakarak ağlıyordum. Tüm gece boyunca tek yapabildiğim izleyip ağlamaktı zaten.

Sonrasını biliyorsunuz. Polisi arayıp olanları anlattım. Bana inanmadılar. İnanmalarını da beklemedim zaten.

Evet, Hâkim Bey, karımı ben öldürdüm. Nasıl olduğu, akıl sağlığım yerinde olup olmadığı umurumda değil. Karımı ve bebeğimi ben öldürdüm. Karımın sığınağını, cennetin, kucağımı onun cehennemi yaptım.

İdamımı istiyorum.