Check out the Latest Articles:

21 Mart 2010 Pazar

daha tatlı uyandırmak için bir 10 dakika kadar yaprakla gıdıklamaya çalışmıştım ama başaramadım. üzerimde mutfak önlüğüyle yatağa girip arkasından sarıldım, sürekli olarak öpüyor ve konuşuyordum ama bu da fayda etmemişti. son çare olarak annemin ben çocukken kullandığı yönteme başvurdum. burnunu sıktım!

bir hışımla doğruldu yatakta. birkaç saniyelik ayılma sürecinden sonra amansız bir yastık savaşını başlattı suratıma indirdiği darbeyle. yatak odası dar gelmişti artık, aşağı salona indik. savaş hala devam ediyor, nefes almakta güçlük çekmeye başladığımız halde kahkaha atarak kendimizi zorluyorduk. sonunda "tamam" dedi, "yoksa öleceğim, dur."

savaşı bitirdik. ben bir kanepeye attım kendimi, o karşıdakine. nefes ritmini normale getirdikten sonra kafasını bana çevirdi.

- ne bu hal?
- ne var halimde?
- pijama altının üzerine mutfak önlüğü falan. seksi olmaya mı çalışıyorsun? amacın beni mi etkilemek?

burada büyük bir kahkaha patlattı.

- yok canım, bu benim doğal halim.
- nasıl doğal halin?
- e ben doğada böyle geziyorum.
- ahaha... sen uyanamadın mı hala? nasıl bir doğaymış bu?
- gel göstereyim sana.

elinden tutup bahçeye açılan kapıya götürdüm onu. bahar gelmiş, bahçe çiçeklerle kendinden geçmişti. gazeteden yaptığım kovboy şapkasını taktım kafasına. bir de sırt çantasını verdim. "noluyor ya hu?" deyince "safariye çıkıyoruz" dedim. güldü yine, ne olacağını bekliyordu. ben de hazırlandıktan sonra kapıyı açtım.

- hadi başlıyoruz, peşimden ayrılma. çok tehlikeli olabilir.

büyük bir kahkaha daha patlatmıştı. yürümeye başladık bahçenin içine doğru. "sessiz ol dedim, "burası zehirli yılanların çayırı. hiçbirini rahatsız etmemelisin". anlam veremeyen bakışlarla baktı yüzüme, ama hala gülüyordu. yürümeye devam ettik. bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. o da kıkırdamaya... "Ayy" diye küçük bir çığlık attı. yüzüne bakınca;

- yok bir şey, hortuma takıldım.
- ne yaptın sen?! yılanları rahatsız ettin işte. şimdi zehir püskürtmeye başlayacaklar.

son kelime ağzımdan çıktığı an yılanlar zehirlerini püskürtmeye başlamıştı. bahçe fıskiyelerinin hepsi çalışmaya başlamış, etrafa dağılan sular güneşin altında şıkır şıkır parlıyordu. ben kolundan çekiştirip onu yılanların püskürttüğü zehirden kurtarmaya çalışırken o kahkahalarla gülüyordu. durumu çakmıştı.

zehirli yılanlardan kurtulup da daha kuru bir yere geçtiğimizde o hala gülüyordu.

- şşşşiişttt.. sessiz ol.
- ne oldu yine?
- al bu torbayı.
- ne var bunda?
- büyülü yiyecekler.
- o ne be?
- aslanlı vadiye giriyoruz şimdi. eğer aslanların saldırısına uğrarsak bunlardan yedirip kurtulacağız.

yine büyük bir kahkaha patlattı. konuşmasına izin vermeden sürükledim kolundan. ağaçların arasından yürüyorduk. ben kulak kesilmiş etrafı kolluyordum. rolüme girmiştim. o da bana gülüyordu hala;

- ya delisin sen.

deli olabilirdim evet. gülüşü beni deli edebilirdi, hayatımda bu kadar güzel gülen bir başka kadın görmemiştim.

bir anda, geldiklerini gördüm. "geliyorlar" diye haykırdım. hiçbir şey anlamamıştı.

- şimdi sessiz ol. sakın kıpırdama. buradalar ve birazdan yanımızda olacaklar. sadece büyülü yemlerini ver.

gülmeyi bırakmış olan biteni anlamaya çalışıyordu. her sabah mama verdiğim onlarca kedinin yanımıza geldiğini görünce tekrar başladı kahkahalarına. bir yandan gülüyor bir yandan da kedilere/aslanlara yem veriyorduk.

kediler mamaya daldıklarında "tamam" dedim, "hadi şimdi yemek zamanı."

göl kıyısına doğru yürümeye başladık. karşımızdaki ağaçların arkası göldü. sarılmış yürüyorduk.

- çok acıktım ben.
- tamam geldik sayılır. hemen gölün kenarında bizi bekliyor sürpriz.
- ne sürprizi?

"kendin gör" dedim. sustum, sadece sırıtıyordum. merakına yenilip önden koşmaya başladı. ağaçların arasında kaybolduktan kısa bir süre sonra ayak sesleri kesildi. sesi de çıkmayınca merak edip ben de koşmaya başladım. şu ana kadar sevinç çığlıklarıyla inletmeliydi gölü. ağaçların arasına girip göle doğru koşmaya devam ettim. bir anda, sağ tarafımdan küçük bir ses geldi ve az sonra sesin sahibi üzerime atladı.

- sen manyaksın!!!

deli gibi gülüyordu.

- asıl sen manyaksın. korkuttun beni!
- hayır hayır. ben senin yanında bir hiçim. gölün yanına çocukluğumda oynadığım gibi oyun çadırı kurmuşsun adam! manyak değil de nesin?

kucağım konuşmaya devam ediyordu. anlatırken sesi yükseliyor, gözleri kocaman açılıyor ve büyük el kol hareketleri yapıyordu. oyun çadırını görünce yaşı da küçülmüştü sanki.

beyaz çarşaflardan yaptığım oyun çadırına girdik beraber. kahvaltımızı da hazırlamıştım. önce güzelce karnımızı doyurduk. sonra çadırın önünde oturduk göle karşı.

kafası dizlerimdeydi. arada doğrulup dudaklarıma küçük ya da ateşli öpücükler konduruyor ve "seni seviyorum" diyordu.

mutluydu, mutluydum...

6 Mart 2010 Cumartesi

Odaya girdiğini fark etmedim bile. Hiçbir zaman anlamadım zaten eskimiş parkeler üzerinde nasıl bu kadar sessiz yürüyebildiğini. Oysa ben, kadın halimle bile parkeleri gıcırdata çatırdata yürüyorum evin içinde. Evi bilen biri, beni göremese bile anlar nereden nereye gittiğimi. O ise, her zaman olduğu gibi yürürken de kibardı. Sessizce yatağa girip belime sarıldığında anladım geldiğini. Ensemde sıcak nefesi, burnumda traş losyonunun kokusu… Uykuya dalabilmek için olmazsa olmazım olan bu iki unsur da tamamlanınca “Artık uyuyabilirim” dedim içimden. Aynı anda “Geldim yanına, hadi artık uyu” dedi. Benimle ilgili böyle küçük ayrıntıları unutmayışı ve unutmadığını böyle küçük zarifliklerle belli edişi ona olan sevgimi perçinliyordu. Suratıma koca bir gülümseme yayıldı;

- Aslında uykum yok değil. Ama biraz konuşalım. Olmaz mı?
- Peki. Neyden bahsedelim?

“Gelecekten…” dedim, yüzüme yayılan tebessümün yüz ölçümünü büyüterek. O’ndan, on sene sonrasına dair hayaller kurmasını istedim. Bizi ne şekilde hayal edeceğini biliyordum az çok ama onun kelimeleriyle dinlemek istiyordum. Kısılınca iyice karizmatikleşen ses tonuyla, başladı anlatmaya;

- Bundan on sene sonra, o istediğimiz evi almış olacağız. Hani şu Bakırköy’deki, iki katlı, müstakil ev… Dış cephesi kahverengine boyanacak, söveleri beyaza, ferforjeleriyse siyaha. Bahçe kapısının yanına mavi ladin dikeceğiniz. Cumbadaki pencerelerden sakız sardunyalar sarkacak. Hepsini ellerimle seçip dikeceğim. Arka bahçede küçük bir havuz olacak. Demirleri hanımeli ve orman sarmaşığıyla saracağız. Sümbüller, laleler ve kalalar olacak. Ve bir de, ahşap salıncak olacak bir kenarda. Bahçedeki yemek masasını ben yapacağım. Sandalyeleri de, hani şu anneannenin evindekiler gibi seçeceğiz. Çocukken onları çok sevdiğini söylerdin. Yanında tezgâhı olan bir barbekümüz olacak. Haftasonları ben pişireceğim tüm yemekleri. Haftaiçi beraber gireceğiz mutfağa. Ben yine şarkı söyleyeceğim. Sen eşlik etmeye başladığında da susturacağım. Salonun bahçeye açılan bölüme komple cam olacak. Piyanonu hemen orada bir yere koyacağız. Tam ortaya… Yazın bahçede yemek yerken sen piyano çalacaksın. Ben rakı içeceğim sana bakıp. Şarkı söyleyeceğim yine. Çocukları uyandırmamak için kısa keseceğiz tabi. O güzel parmaklarını öperek durduracağım seni. Sonra piyanonun tuşlarında değil, tenimde gezinecekler. Hep böyle seveceksin beni. Hep böyle seveceğim seni.

Son cümlesinden sonra belime sardığı elleriyle karnımı okşadı, iyice sokuldu yanıma. Gülümseyip “on sene sonra cennette olacağız yani, öyle mi?” dedim. Gülümsedi. Omzumdaki yanağının gerilmesi ürpertmişti beni. Kirli sakalını ve gülümsemesini çok seviyordum. Ona doğru döndüm. Sağ elimi yanağına koyup “senin olduğun her yer benim için cennet zaten” dedim. Dudaklarına küçük bir öpücük kondurup, kafamı boynuna gömdüm. Onu o kadar çok seviyordum ki, sevgimi kendime bile tasvir edemiyordum. Her gece olduğu gibi elim yanağında uykuya daldım.

Tam da dalarken, “şimdi ölsem…” diye düşündüm. “Şimdi ölsem, canım yanmaz.”


_______________ ___ _______________



Tam olarak ne zaman başladı hatırlamıyorum. Ama bu kadar yoğunlaştığı aralığın başlangıcı bundan çok da uzak değil. Üç ya da dört aydır, sesleri duymadığım çok az zaman oldu. Kimseye anlatamıyor içimdeki gelgitleri ifade edemiyordum. Karımla çok mutluydum ve bu mutluluğun bununla bozulmasını istemiyordum. Sessiz kaldım. Ama ben sustukça, ses artıyordu. Benden sürekli bir şeyler istiyor istediklerini yapmadığım zaman hiç durmadan konuşup hayatımı zindan çeviriyordu. Bir süre sonra sorgulamadan dediklerini yapmaya başladım. Ev haricinde hırçın, sevimsiz bir adam olmuştum. İş yerindekiler neler olduğunu sorduğunda, sesin etkisinde olmadığım zamanlarda sinirlerimin bozuk olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Sesin etkisinde olduğum anlardaysa iyice parlıyor çoğu yakınım olan iş arkadaşlarımı paylıyordum. Evde olduğum zamanlardaysa ses susuyor, sanki kendini bir şeyden saklıyordu.

O gece de sakladı kendini. Yemekleri ben pişirmiştim. Yemekten sonra piyano çaldı yine bana karım. Ben de şarkı söyledim. İkimiz de Klasik Türk Müziğini severdik. Yakındaki bir konseri için yeni bir parça eklemişti repertuarına. Beraber çalışıyorduk. En güzel performansımızın o geceki olduğunu söyledi şarkı bittiğinde. Parmaklarını öperek durdurdum yine. Hamileliğinin son dönemleri olduğundan parmakları şişmişti ama hala çok güzeldi elleri. Rakımı bitirdikten sonra yatmaya karar verdik. Ben salonu toparlarken o üstünü değiştiriyordu. Kadehleri ve tabakları tepsiye koyarken ses ilk kez evimde ziyaret etti beni. Durmaksızın konuşuyordu bu kez. Şaşırdım. O konuştukça geriliyordum. Bu sefer her zamankinden daha hiddetliydi. Kadehleri toplamayı bırakıp ellerimle kulaklarımı tıkadım. Fayda etmiyordu. Gözlerimi yumdum. Hiçbir şey duymamaya, görmemeye, hatta hissetmemeye çalışıyordum. Buna çabaladıkça sesin karşında yeniliyor, güçsüzleşiyordum. Ben karşı durdukça o daha da arttırıyordu etkisini. Uzun zaman sonra karşı koymuş olmam kızdırmıştı onu. Güçsüz kaldım. Olduğum yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda ruhumun olmadığına yemin edebilirdim. Hissizleşmiştim. Yerimden kalktım. Yürümeye başladım. Kurulmuş bir oyuncak gibiydim.

Odaya girdiğimi fark etmedi bile. Sessizce yatağa girip beline sarıldığımda anladı geldiğimi. Uyuması için benim yanında olmam lazımdı. Nefesimi teninde hissedip de tıraş losyonumun kokusu burnuna gelmeden uyumazdı. Uyku nasıl bastırırsa bastırsın beklerdi. Bunu bildiğimden “geldim yanına, hadi uyu artık” dedim sessizce. Onunla konuştuğumda, bir an normale döndüğümü sandım. Çok normaldi çünkü her şey. Uykusunun olduğunu ama konuşmak istediğini söyledi. Neyden bahsetmek istediğini sordum. On yıl sonraki bizi anlat dedi bana. Anlattım. Duymak istediklerini, hayallerini, hayallerimizi… Hepsini birleştirip anlattım. Onu bir hayalle bile mutlu edebiliyor olmak beni ihya ediyordu. Bir ibadetmiş gibi devam ettim sözlerime. Bitirdikten sonra, daha sıkı sarıldım ona. Karnındaki bebeğimizi okşadım. İçimde farklı bir his oluşmaya başladı o an. Bana neler olduğunu anlamaya çalışırken karımın sesiyle irkildim. Sanki yine her şey normale dönmüştü. Sadece bir an, başka bir âleme gidip gelmiştim. “On sene sonra cennette olacağız yani, öyle mi?” deyip gülümsedi. Onu mutlu etmiş olmanın verdiği hazzı tekrar hissettim. İliklerime kadar… Bu kadını çok seviyordum. Gerçek bir aşkla ve hiç kimseyi sevmediğim kadar. Ben de gülümsedim. Sakallarım omzuna battı, ürperdi. Sakallarımı ve gülümsememi severdi.

Bana doğru döndü sonra. Sağ elini yanağıma koyup “senin olduğun her yer benim için cennet zaten” dedi. Dudaklarıma küçük bir öpücük kondurup, kafasını boynuma gömdü. Her gece olduğu gibi eli yanağımda uykuya daldı

Tam dalarken, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Ne düşündü o an, bilemiyorum. Ben, saçlarını okşuyordum.

Uykuya dalıp da nefesi yavaşladığında ses yine duyurdu kendini. Bir anda acı bir çığlık patladı sanki kulaklarımda. O andan itibaren ondan başka hiçbir şeyi duymuyordum. Kanım çekiliyor gibiydi. Bilincim yerinde olsa da bedenime sahip olmadığımı hissettim. Zihnime hükmedemese de vücudum etkisi altındaydı. Direnmeye çalışsam da olmuyor ona karşı baskın gelemiyordum. Tüm vücudum kasıldı sonra. O andan itibaren bedenime hapsedilmiş gibiydim. Ne bir yere kaçabiliyordum ne de hâkimiyet sağlayabiliyordum. Bir karabasan çökmüştü sanki üzerime. Bedenime laf geçiremediğim gibi sesim de çıkmıyordu. Kendi sesimi ben bile duymuyordum. Bir süre sonra göğsümde bir acı hissettim. Az önce karımın saçlarını okşayan ellerim şimdi kafasını göğsüme bastırıyordu. Sesin bana ne yaptırdığını o an anladım. Zihnim çığlıklarım çınlıyorken kulaklarımda sadece o ses vardı. Delirmek üzereydim. Ağlamaya başladığımda karım da uyanmış ve çırpınmaya başlamıştı. Tüm gücüyle beni itip nefes almaya uğraştıkça bedenim, yani ses, onu iyice göğsüme bastırıyordu. Artık dişleri göğsüme batıyordu. Karımın sesini duymuyordum, bağırıp bağırmadığını bilmiyorum o yüzden. Ama ağzını açtığına göre bağırıyor diye düşündüm. Ve eğer bağırıyorsa her şeyin farkındaydı. Ben çılgına dönmüş bir şekilde kendime hâkim olmaya çalışsam da tek yapabildiğim şey ağlamaktı. Karımın ona yaptıklarımı biliyor oluşu sesin darbesinden daha büyüktü. Bir süre sonra karım çırpınmayı kesti. O çırpınmayı kestikten biraz sonra da ses gitti.

Karım kollarımda hareketsiz yatıyordu. Ve bebeğimiz… Artık sesimi duyabiliyor ve vücuduma hâkim olabiliyordum. Ama bunun da bir önemi kalmamıştı artık. Ağlamaya devam ettim. Acizdim. Hiç olmadığım kadar. Karımın morarmış suratına bakarak ağlıyordum. Tüm gece boyunca tek yapabildiğim izleyip ağlamaktı zaten.

Sonrasını biliyorsunuz. Polisi arayıp olanları anlattım. Bana inanmadılar. İnanmalarını da beklemedim zaten.

Evet, Hâkim Bey, karımı ben öldürdüm. Nasıl olduğu, akıl sağlığım yerinde olup olmadığı umurumda değil. Karımı ve bebeğimi ben öldürdüm. Karımın sığınağını, cennetin, kucağımı onun cehennemi yaptım.

İdamımı istiyorum.