Tablama uzanıp bir sigara aldım içinden. Yanan tütünün cızırtısını duyabildiğim için sessiz yerlerde sigara içmeyi seviyorum. Yine cızırtılar eşliğinde derin bir nefes çekip hemen karşımdaki göle doğru üfledim. Duman kıvrıla kıvrıla göğe yükseldi. Göremeyinceye kadar seyrettim. Her nefesimde, ağzımdan çıkan her dumanı böyle yolculadım. Gülümsedim onlar giderken. Mutluydum. Çünkü bugün son gündü.


Bu eve ilk kez sekiz yıl önce geldim. Hem de bahçesini düzenlemek için… Müşterim, yani evin eski sahibi, evi gezdiriyordu bana. Ön bahçeden sonra arka bahçeyi de görmek için bu verandaya çıktığımızda artık müşteri bendim. Adam bana bahçesinde istediklerini anlatırken birden susturup bu evi bana satmasını teklif ettim. Yüzündeki ifadeyi hiçbir ressam çizemez şimdi. Hatta en iyi fotoğraf makinesi de çekemez. Önce şaka yaptığımı sandı. Ciddiyetimin farkına varınca önce reddetti. Bir aylık bir uğraş sonunda evi bana satmaya ikna olduğunda, “neden?” dedi, “neden bu evi bu kadar çok istiyorsun?”. Sadece verandası için istediğimi söyleyince de inanmadı. Göle sıfır, şık ama biraz eski bu evi yeniden eski şatafatlı haline getirip satacağımı düşündü. “Ben tüccar değilim” dedim, “sadece hayallerimdeki verandayı buldum”.


İkinci sigaramı yakarken müzik değişti. Intorno all'idol mio. Kafamı arkaya attım, verandanın çürümeye başlayan ahşap çatısını izlemeye başladım. Ünlü mezzo soprano Cecilia Bartoli kulağımdan beynime sızarken eskimiş ahşapların damarlarından şekiller seçmeye başladım. Aslında gördüğüm hiçbir şekil benzediğini iddia ettiğim şeye benzemiyordu. Ama ben yine de dakikalarca sürdürdüm bu oyunu. Ben görüyordum. Gördüğüme göre, benziyor oluşunun önemi yoktu. Mesela, şu sağ tarafta Leman’ın gözlerini görüyordum. Kızıl perçemleri dökülmüştü üzerlerine. Hemen şurada da Leman’ın dudakları asılıydı. Öpmeye doyamadığım, kalın, ucu kıvrık dudakları… Leman, aşık olduğum ilk ve tek kadın. Ve seviştiğim… Leman küçük küçük adımlarla yürür. Kahkahası gökyüzünün yedinci katında patlar. Konuşmaya başladığında ister istemez etkisine kapılır insan. Rakı içerken, hem de her seferinde, ikinci kadehinden sonra şarkı söylemeye başlar. Bu yüzden her yerde rakı içemez hatta. Bilir çünkü. Çözülecektir yine dudaklarının bağı.


Şarkı bittiğinde, tam da ben üçüncü sigaramı söndürmüşken, Leman anahtarıyla kapıyı açtı. Kalkmadım yerimden. Kaldığımız yerden devam ettik biz çünkü hep. O yüzden, en son üç gün önce görmüşüm gibi değil, sanki üç dakika önce nefret ettiği dolu küllüklerimi boşaltmaya gitmiş de mutfaktan dönüyormuş gibi karşıladım onu torbaları tezgaha bırakıp verandaya çıktığında, alışılmış bir sessizlikle. Trençkotunu çıkarıp çantasıyla beraber sandalyelerden birinin üzerine bıraktı, gelip yanımdaki şezlonga uzandı. Kafamı çevirip gülümsedim. Sadece keten bir pantolon vardı üzerimde. Çıplak vücuduma baktı, gözlerini gözlerime dikmeden önce.


- Yaz bir iki hafta evvel bitti, biliyorsun değil mi güzelim?
- Biliyorum, üşümüyorum.



İzledik birbirimizi öyle. Yıllardır sadece birbirimize bakıyormuş ya da bin yıldır birbirimizi arıyormuşuz da yeni bulmuşuz gibi. Gözlerimizle pamuklara sardık hep birbirimizi. En çok bakışlarımızla sarıldık birbirimize bir kez daha kaybetmemek için. Ta en başından beri… Biz birbirimizi sevdiğimiz zaman baktığımız yerlerde bir şeyler görmeye başladık zaten. Öncesinde kördük. Bilmiyormuşuz tabi.


Kafasını çevirdiğinde bana bir kez daha baksın diye bozdum sessizliği;


- Yemek yaptım. Rakı içelim mi bu akşam?
- Gideceğim ben birazdan, dedi, gözlerini gölün en uzak ucunda sabitleyerek.



Sustum. Arada canımı yakardı böyle, benim dâhil olmadığım hayatı aklına geldiğinde. Beni suçladığından değil de, en yakınında ben olduğumdan, hıncını benden çıkartırdı. Ben de yine gölü izlemeye başladım. Onun gibi en uzağına kilitledim gözlerimi.


Biz 8 yıl evvel bu gölün kıyısında tanıştık Leman’la. Tam şurada, iskelenin başladığı yerde... Üzerinde simsiyah, omuz başlarını açıkta bırakan uzun bir elbise vardı. Ensesinde toplu kızıl saçlarından irili ufaklı bukleler süzülüyordu ince uzun boynunun yanından. Zümrüt yeşili gözleri tek mücevheriydi. “Rakı var mı?” diye sordu bana. “Her zaman içmem ama canım istedi bu gece.” dedi ben ona rakısını verirken. O bunun üzerine daha pek çok cümle kurdu ama ben pek konuşamadım. O gece başladım onu sevmeye. Aslında yıllar önce başlamışız birbirimizi sevmeye ya… Bilmiyormuşuz tabi.


Kafamı tekrar çevirdiğimde bana bakıyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu pembe yanaklarına. “Neden?” demedim. Pek soru sormazdım ona. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, artık hıçkırarak devam etti ağlamaya. Kalktım. Yanına gidip uzandığı şezlongun kenarına oturdum. Kafasını dizlerimin üzerine koyup kızıl saçlarını okşamaya başladım. Sanki yarasına dokunuyormuşum gibi daha da şiddetlendi gözyaşları. Artık ağlayacak takati kalmayıncaya, yanakları kuruyana kadar okşadım saçlarını.


Kalktı. Ben orada yokmuşum gibi, ellerim saçlarına hiç değmemiş gibi, onu hiç öpmemişim, o beni hiç sevmemiş, hatta beni hiç görmemiş gibi kalktı yanımdan. Ben hala otururken şezlongun kıyısında, o ben orada yokmuşum gibi konuşmaya başladı. Sanki yanında benden başka biri varmış ya da aslında içinden, kendi kendine konuşuyormuş gibi.


- Ben gidiyorum ve bir daha gelmeyeceğim. Unutmak ne kadar zaman alır hiçbir fikrim yok. Zor mu olur onu da bilmiyorum. Ama gidiyorum.


Hiç sormadım “Neden?” diye. Dedim ya, pek soru sormam ben ona. Trençkotuyla çantasını alıp, bir kez olsun yüzüme bakmadan gitti.


Kapı kapandığında ben dördüncü sigaramı yakıyordum. Çektiğim derin nefesi yine göle doğru üflerken az önce onun kucağımda ağladığı şezlonga uzanmıştım bile. Her sevişmemizden sonra, yataktan kalktığı an onun yattığı tarafa uzandığım, onun başını koyduğu yastığa sarıldığım gibi. Kalkmadım hiç. Önce gece oldu. Sonra sabah… Belki de birkaç kere tekrarlandı bu döngü. Tenimi yalayarak akan zaman beni es geçiyordu sanırım. Neden sonra kalktığımda bacaklarımı hissetmiyordum. Uyuşan sadece beynim değilmiş meğer. Bastığım yeri hissetmeden sendeleyen adımlarla içeri girip, son geldiğinde getirdiği, artık kokmuş yiyecekleri çöpe attım. Lavaboda kalan bulaşıkları yıkadım. Evi kabaca toparlayıp odama çıktım. Duş alıp tıraş oldum. Siyah pantolonumu, kırmızı gömleğimi ve rugan ayakkabılarımı giydim. En sevdiği kokumu sürüp uzun saçlarımı sevdiğim gibi arkaya taradım. Sonra tekrar aşağı inip yine aynı şezlonga uzandım. Belime batan buz gibi, soğuk metali çıkarıp hemen yanımdaki sehpanın üzerine, tabakamın yanına koydum. Bir sigara yaktım. Tekrar dinledim yanan tütünün cızırtılarını. Hiçbir şey olmamıştı sanki. Ben yine kaldığımız yerden devam ediyordum. Her gittiğinde yaptığım gibi…


Bu sefer geri dönmeyeceği gerçeğini görmezden gelerek…



------ o ------



Arabaya bindiğimizden beri hiç konuşmadık. Sessizlikten pek hoşlanmadığımdan radyoyu açtım ben de. Şu kasvetli havadan da çıkmak istiyordum zaten. Leman kafasını cama yaslamış, gözyaşlarını cama hızla çarpan yağmur damlalarının arasında saklamaya çalışıyordu. Ne düşündüğümün farkında olduğu için mahcuptu. Susmasının sebebi benim de susmamı sağlamak olsa da, ben çok uzun süre sessiz kalamayacağımı biliyordum.


- Artık beni nasıl ikna edeceksin bilemiyorum, dedim.


Kafasını yaslandığı camdan kaldırıp yolun artık kaybolduğu uzaklara çevirdi gözlerini. Artık zamanı gelmişti. Yanaklarındaki nemi elleriyle kurutup çantasından ilk kez gördüğüm bir tabaka çıkardı. İçinden bir sigara çekip yaktı. Derin bir nefes çekip konuşmaya başladı.


- Yeni evi şerefine verdiği partide başladı her şey. Rakı olup olmadığını sormuştum. Her zaman içmem bilirsin, ama o gece canım istemişti işte. Siyah pantolonu ve kırmızı gömleğiyle çok şıktı. Tesadüf bu ya, sana çok beğenerek aldığım ama senin sevmeyip giymediğin rugan ayakkabılar vardı ayağında. Arkaya taradığı saçlarının içinde parmaklarımı gezdirmemek ya da dudaklarına yapışmamak için zor tutuyordum kendimi. İlk kez böyle hissediyordum. Gözlerimi gözlerine kilitleyip sürekli konuşarak kendimi frenlemeye çalışıyordum. O ise pek konuşmadan beni dinliyor, arada dudağının sol kenarıyla gülümsüyordu. Sen yanımıza gelene kadar da patronunun karısı olduğumu bilmiyordu. Öğrendiğinde yüzünde sönen tebessümünü hatırlıyor musun bilmiyorum. Ama ben hiç unutmadım. O geceden üç hafta sonra, senin yurtdışında olduğun bir gece rakı ve yiyecek bir şeyler alıp ona gittim. O güne kadar benimle iletişime geçecek hiçbir şey yapmamıştı. O günden sonra gelen sekiz yıl boyunca da ben evine gitmediğim sürece hiçbir şekilde rahatsız etmedi beni. Aslında bizi… Yüzündeki şaşkınlığı atıp içeri davet etti. Hemen mutfağa girdim. Ona sormadan, alakasız şeyler üzerine cümlelerce konuşarak yemek yapmaya başladım. O da bana katıldı. Çok utangaçtı. Çocuksu bir heyecanla konuşuyordu benimle. Güzel bir rakı sofrası kurup içmeye başladık, o bayıldığı verandasında. Yine şarkı söylemeye başlamıştım. Birden susup öptüm onu dudaklarından. İlk kez o gece, o verandadaki şezlonglardan birinde seviştik. Yine ben başlattım. O akışı etkileyecek hiçbir şey yapmamıştı. Her zaman olduğu gibi… İlk kez o gece sevişmiş. İnanmamıştım. 27 yaşında, böyle yakışıklı bir adam nasıl olur da bunca sene bir kadınla yatmaz, aklım almamıştı. O geceden sonra, onu tanıdıkça daha çok şaşıracağım şey öğrendim ona dair. O kadar güzeldi ki ruhu, o kadar bu dünyadan değildi ki… Sonra benim çizdiğim bir yolda ilerledi ilişkimiz. Ne bir beklentisi vardı benden ne de beni her hangi bir şeye zorluyordu. Şu an burada olsa, yalnız olsak hatta, ben uzatmadan tutmaz elimi yine… Çok yaktım canını. Seni, seninle olan hayatımı, çocuğumuzu düşündükçe sinirlenip onun canını yaktım. Onu suçladığımdan değil de, en yakınımda olduğundan, ondan çıkarırdım hıncımı. Hiç karşı çıkmazdı. Ölümüne teslim olmaktı onun için sevmek, aşık olmak… Sekiz yıl boyunca böyle devam etti her şey. Sadece onun yanında nefes alır olmuştum artık. Dünyam sadece o verandadan, o evden ibaretti sanki. Ne seni ya da seninle kurduğum hayatımı önemsiyordum artık, ne onunla aramdaki 16 yaşı, ne de yaşadığımın ayıbını… Sadece onun yanında mutluydum. O ev dışında ve senin beni zorla sürüklediğin iş yemekleri haricinde hiç görüşmedik. Hatta inanmayacaksın ama, hiç telefonda konuşmadık. O beni hep bekledi, ben de beni boğan ve artık benim olduğunu hissetmediğim hayatımdan sıyrıldıkça ona gittim. Ve sonunda sen bir şeylerden kuşkulanmaya başladın... Hiçbir şey umurumda değildi aslında, ama onun üzülmesinden çok korktum. Neler olabileceğini düşündükçe ona karşı beslediğim şefkat, beni onu korumaya, kendimden uzaklaştırmaya itti. Son kez ona gittim. Verandada, bir şezlonga uzanmış beni bekliyordu yine. Geleceğime dair hiçbir şey söylemediğim halde. Yanındaki şezlonga uzandım. Yine, sadece gözlerimizle sarıldık bir süre. Yemek yapmış meğer. “Rakı içelim mi bu akşam?” dedi, “Gideceğim ben birazdan” dedim. Üstelemedi. Hiçbir şey sormadı. Gölün en uzağına diktik gözlerimizi. Hiç konuşmadık. Ben ağlamaya başladığımda, gelip yanıma oturdu. Yanaklarım kuruyana kadar saçlarımı okşadı. Yarama üflüyordu sanki. Kendimi toparladığımda apar topar kalktım yerimden. İlk kez, o yanımda değilmiş gibi konuştum onunla. Aslında yanımda sayılmazdı da. Beynime, bedenime, her bir hücreme yayılmıştı artık. Ben sadece daha dik durmaya, “Bir daha gelmeyeceğim” diyecek gücü yaratmaya çalışıyordum. Onu unutamayacağımı, onsuzluğun zor olacağını biliyordum evden çıkarken. Kapıdan çıktıktan sonra evsiz kalmıştım. Artık ne eski hayatıma sığabilirdim ne de o verandada devam edebilirdim nefes almaya. Sonrasını biliyorsun zaten. Tam dört gün sonra geldi intihar ettiği haberi. Meğer ben değilmişim aslında nefessiz kalan… Onun daha çok sevdiğini biliyordum. Ama yokluğumda yaşayamayacak kadar sevdiğini fark etmemiştim. Kafasına sıktığı kurşun değil yani aslında onu öldüren. Ben saplanmışım onun beynine.


Biten sigarasını camdan dışarı attığında yüzüne bakıyordum. Şüphelerimin gerçek olduğunu öğrenmek ya da sekiz yıldır aldatıldığımı duymak değil de, yirmi bir yıllık karımın başka bir adama ölümünden kendini sorumlu tutacak kadar aşık olması yakmıştı canımı. Gözlerimi tekrar yola çevirdiğimde yağmur iyice hızlanmıştı. Tekrar konuşmaya başladı.


- Daha cesur olmak isterdim aslında. İki farklı hayat yaratmak yerine eskisinden vazgeçip onunla yeni bir hayat kurmalıydım. Yapamadım. Kendimden arttırdığım kısacık zaman aralıklarında, aslında en çok onun hak ettiği mutluluğu ucundan kıyısından tattırmak yerine bütünüyle vermeliydim ona. Ama korktum. Yıktığım her şeyin altında kalmaktan…



Hiçbir şey söylemedim. Sanki konuşan benim karım değilmiş gibi sadece dinledim. Kızgın mıyım değil miyim, onu bile bilmiyordum. Eve vardığımızda Leman hemen odasına çıktı. Ben eve giremedim, biraz bahçede dolandım. Neler olduğunu anlamak, nasıl bir tepki vereceğime karar vermek zordu. Önce inanamıyorsun, çünkü inanmak istemiyorsun. Neden diye düşünürken bir an aklına bir şeyler yapman gerektiği geliyor. Sonra karımın bir başka adama sırılsıklam aşık olduğunu düşünüyorum. Bana aşık olmadığını biliyordum ama sevgisinden emindim. Bir şeyler yetmedi ona belki de. Bu durumda ne yapabilir ki insan? Ben de onu öldürsem mesela… Yapamam ki. Bunları düşünerek çınar ağaçlarının arasında gezinirken Leman evden elinde küçük bir çantayla çıktı. Bahçe kapısına doğru yürüyordu. Sadece izliyordum ben de. Bir şey sormak istedim ama aklıma bir soru gelmedi. Yeni bir soruya yer yoktu zihnimde. Bahçe kapısından çıkarken durdu, bana döndü.


- Her sevişmemizden sonra yataktan kalktığım gibi benim yattığım tarafa geçer, benim yastığıma sarılırdı. Hiç sormadım bunu neden yaptığını ama çok merak ettim. Şimdi anlıyorum onu. Sadece arttırabildiğim zamanlarda sahip olduğu beni her seferinde tekrar kaybetmek canını yakıyordu onun. Şimdi ben onsuz kaldım. İlk kez… Bana güvenemezsin artık. O yüzden, daha önce yapmam gereken şeyi yapıp gidiyorum. O eve yerleşeceğim. Kısacası, bu sefer ben onun yattığı tarafa geçiyorum. Her şey için özür dilerim.


Leman tekrar arkasını dönüp evden çıktı. Bütün kızgınlığıma rağmen dur demek istedim ama diyemedim. Zaten diyebilsem bile, gücüm onu durdurmaya yetmeyecekti. Biliyordum.


O cenaze günü, karım eski hayatını da gömdü toprağa. Bir daha onu hiç görmedim.